Yunus Arslan: Fuat Sezgin ve Batı'nın müslümanlardan aldığı miras

Fuat Sezgin ve Batının müslümanlardan aldığı miras
Giriş Tarihi: 28.2.2022 16:04 Son Güncelleme: 2.3.2022 14:58
Fuat Sezgin Müslümanların ürettiği bilimi, kültürü, teknolojiyi ve Batı’nın onlardan aldığı bilimsel mirası 13 ciltlik muazzam bir eser olan Arap-İslam Bilimleri Tarihi ile ortaya koydu.

"Batı medeniyeti, İslam medeniyetinin çocuğudur" der Fuat Sezgin. Bu öylesine söylenmiş bir söz değildir. 93 yıllık hayatının neredeyse 60 yılını, her bir gününün 17-18 saatini İslam bilim tarihi çalışmalarına vakfetmiş bir bilim insanının sözüdür.

Fuat Sezgin, Batı'nın, İslam kültür çevresinin 800 yıllık yaratıcı dönemini görmezden geldiğini ve modern bilimin kökenini sadece kendilerine, kendilerinden olan Yunan'a dayandırma çabasını en iyi bilen ve bunu tüm dünyaya ilmi çalışmalarıyla kanıtlayan bir bilim insanıydı. Bilimler tarihinin bütünlüğünü en iyi bilen isimlerdendi.

Müslümanların miras aldıkları bilimsel çalışmaları üzerine kendi geliştirdiklerini de ekleyerek günümüz biliminin temellerini atacak seviyeye getirdiğini gayet iyi biliyordu Sezgin ve bu kadarıyla da kalmadı. Müslümanların ürettiği bilimi, kültürü, teknolojiyi ve Batı'nın onlardan aldığı bilimsel mirası 13 ciltlik muazzam bir eserle ortaya koydu: Arap-İslam Bilimleri Tarihi (Geschichte des Arabischen Schrifttums). Gelin şimdi Fuat Sezgin'in çalışmaları yardımıyla Batı'nın Müslümanlardan aldığı bilimsel mirasa bir göz atalım.

Kadim devirlerin yaşatılan ve yenilenen mirası

711 yılında İber Yarımadası'nı fethetmek için Tarık b. Ziyad, Cebelitarık Boğazı'nı geçtikten 20 yıl sonra adanın büyük bir kısmı Müslümanların hâkimiyeti altına girdi. Böylelikle 150 yıl boyunca İslam dünyasının merkezinde sürdürülen bilim çalışmaları İber Yarımadası'nda da sürdürülmeye başlandı. Müslümanların İspanya'ya yerleşmesiyle ilk kültürel etkileşim başladı.

Müzikten kıyafete, astronomi hesapları için usturlap kullanımından ilaç listelerine kadar birçok şey böylelikle Avrupa'ya girmiş oldu. Ancak bu devir Batı için karanlık ve cehaletle özdeşleştirilen Ortaçağ'dı. Buhranlar ve durağanlık içindeki Avrupa'nın bilimdeki yeni bulguları ve felsefi sistemleri kısa sürede özümseyebilmesi pek mümkün değildi.

Araştırmalara göre ilk bilimsel çeviri faaliyetleri 11'inci yüzyılda başlar. Bunun ardından 12. yüzyılda büyük tercüme dalgası gelir. 16'ncı yüzyıla uzanan uzun bir süreç boyunca kadim devirlerin düşünürlerinin fikir ve bulguları Müslümanların tercümeleri sayesinde yeni bilimsel gelişmeler eşliğinde Batı'ya da ulaşır.

Batı'nın çeviri faaliyetleriyle ilgili temel bakış açısının problemli olduğunu biliyoruz. Çeviriler sayesinde aldıkları bilimsel mirası göz ardı etmeleri bir yana, bir yandan da çevirilerde tahribat da yapacaklardı.

İntihalci Africanus

"Düşünsel miras anlayışından nasibini alamamış" en önemli isim şüphesiz Constantinus Africanus'tur. 1020 yılında Kartaca'da dünyaya geldiği düşünülen Africanus, Müslüman coğrafyalarda uzun vakit seyahat eder. Hindistan, Mısır, Etiyopya ve İran gibi birçok farklı bölgeye gittiği düşünülür. Seyahatleri boyunca, Yunanca, Arapça, Latince ve birkaç farklı doğu dili öğrendiği söylenir. Gittiği bölgelerde çok yönlü bilimsel çalışmalar yürüttüğü de kaydedilir.

Sonrasında Africanus'un yolu Salerno'ya düşer. Kaynaklara göre bulunduğu bölgelerde farklı alanlardan kitapların yanı sıra birçok tıp kitabı ele geçirir. Şaşılacak bir çalışma ile 25'ten fazla kitabı Latince'ye çevirir. Batı için tıp alanında ilk çeviriler olması açısından kıymetli olsa da Africanus, çevirdiği kitapların hiçbirinde yazarın adını kullanmaz. Sanki kendisi telif etmiş gibi kendi adını yazar. Çok azına ise Yunan otoritelerinin adını verir.

Çevirdiği eserlerden en önemlisi şüphesiz, Ali b. el-Abbas el-Mecusi'nin hayli büyük hacimli tıp ders kitabıdır. Alman tıp tarihçisi Karl Sudhoff bu eseri, "Yunan tıbbının hiç tanımadığı, sanki bir kalıptan çıkmış, tam düzen ve mantıksal kavrayışla bir bütünlük arz eden bir eser" olarak tanımlar.

1127 yılında yani Constantinus Africanus'un ölümünden 40 yıl sonra Antakyalı Stephanus isimli başka bir araştırmacı kitabı tekrar tercüme eder ve bu defa gerçek müellif el-Mecusi'nin adıyla yayınlar. Africanus'un bir intihalci olduğu apaçık ortada olsa da onu savunan birçok Batılı bilim insanı olur. Öyle ki "magister orientist et occidentis novusque effulgens Hippocrates" yani "doğunun ve batının yeni Hipokrat'ı" olarak övenler bile çıkar. Karl Sudhoff da aşırmasını göz ardı ederek onu şu sözlerle över: "Constantinus, Avrupa tıbbının üstadı (Magister Occidentis) olmuştur!"

Constantinus Africanus'un çeviri yaptığı eserlere Müslüman bir bilim insanının adını vermemesinin sebebi olarak Müslüman bir yazarın ismini taşıdığı taktirde, eserin Salerno bilginleri tarafından daha kolay kabul edileceği bahane edilir. Batı'nın Müslümanlardan aldığı bilimsel mirası açıktan kabullenmeme eğilimi böylelikle 11'inci yüzyıla kadar uzanır.

Çeviri faaliyetlerinde tahrifat

İlginç olan şudur ki Africanus, çevirdiği eserleri "bu kitapçığı derledim" gibi notlarla yayınlar. Yine de ölümünden 40 yıl sonra eser yeni bir tercümeyle asıl yazarı olan el-Mecusi'nin adıyla anılmaya başlanmaz. 800 yıl boyunca Africanus'un eseriymiş gibi tanınmaya devam eder. Ancak 1903 yılında Johannes Hirschberg, onun çevirdiği başka bir eserin Huneyn b. İshak'ın tarafından yazıldığını kanıtlar.

Çeviri faaliyetlerinde Constantinus Africanus münferit bir isim olarak düşünülmesin. İntihal ettikleri kitaplara kendi imzalarını atan daha başka pek çok Avrupalı çıkacaktır. Huneyn b. İshak'ın söz konusu kitabının başka bir çevirisinin de yüzlerce yıl Avrupa'da Galen'in bir eseriymiş gibi bilinmesi gibi birçok örnek söz konusudur.

Çeviri faaliyetlerinde tahrifat sadece tıp alanındaki eserlerde görülmez. Fuat Sezgin kartografya alanında yapılan çevirilerde de eksikliklerden bahseder. Ancak Müslüman bilim adamları miras aldıkları bilimlere Batı'nın aksine hayli değer verir ve onları geliştirmek için ellerinden geleni yaparlar.

Müslüman bilim insanlarının miras aldıkları bilimlere bakış açısını sanırım en iyi el-Biruni'nin şu sözleri açıklar: "Ben herkesin kendi çalışmasında yapması gerekeni yaptım: Haleflerinin başarılarını minnettarlıkla karşılamak, onların yanlışların çekinmeden doğrultmak, kendisine gerçek olarak görüneni gelecek kuşağa ve sonrakilere emanet etmek."

Ancak Batı'da durum çok daha farklı olur. "Karanlık çağ"dan çıkmalarına bilimsel miras olarak Müslümanlardan aldığı bilimler öncü olsa da hemen hemen tüm Batılı bilim insanları, gelişmeleri kendilerine dayandırır. Tabii gerçeği gören bazı araştırmacılar da yok değildir.

Araştırmacı Heinrich Schipperges, Müslümanlardan alınan bilginin Batı kültürü üzerindeki etkisini anlatırken şu cümleleri kullanır: "Yüzlerce yılı güçlü bir şekilde etkilemiş ve hala etkilemektedir ve onsuz modern dünyanın yapısını anlayamayacağız."

Doğu'dan örnek alınan üniversiteler

Batı'nın kendi "karanlık çağ"ından çıkmasını sağlayan en önemli gelişmelerin başında şüphesiz üniversiteler öncü rol oynar. Ancak bu üniversiteler bir anda ortaya çıkmaz. Arapçadan yapılan çevirilerin, Batılı bilim insanları tarafından benimsenmesinden sonra bir ihtiyaç olarak doğar. Pek tabii Batılı araştırmacılar arasında üniversitelerin kendiliğinden doğduğunu iddia edenler de vardır. Ancak 1065 yılında Bağdat'ta kurulan Nizamiye Medresesi'nin orta bahçe, sınıf düzeni, kütüphanesi gibi teknik bölümleriyle oldukça benzerlik gösterirler.

Nitekim Schipperges yine bu konuda da Müslümanların etkisini görmüştür: " Hiç kuşku duyulmamalıdır ki bu tarz akademiler, Avrupa'da 12'nci yüzyılın ortalarından itibaren hem eğitim konularıyla, hem genç bilim adamlarının araştırma seyahatleriyle, hem de dış görünüşleriyle tanınmaya başlarlar."

Fuat Sezgin'in de çok önem verdiği Batılı bir isim olan Johann Wolfgang Goethe, İslam dünyasının Batı üzerindeki etkisinin farkında olan nadir isimlerdendir. Batı'nın Müslüman bilim insanlarından aldığı bilimlere nasıl bakması gerektiğini Goethe şu sözleriyle çok iyi anlatır: "Bu harikulade düşüncelerin meyvelerinden nasibimizi almak istiyorsak, kendisi bize gelemeyeceğine göre biz kendimizi doğuya kavuşturalım. Tercümeler bizi sürüklemek, bize kılavuzluk etmek açısından paha biçilmez değerde olabilir ama… Bu kitaplardaki dil, baş rolü. Bu hazinelerin kaynaklarını aracısız tanımayı kim istemez ki!"

Goethe'nin bunca uyarısına rağmen Batılı bilim insanları ve araştırmacılar, aralarından çıkan bir avuç insaf ehli hariç, bugün bile Müslümanların bilimlere katkısını kabul etmekte zorlanmaktadır.

BİZE ULAŞIN