Recep Şentürk: Ortaçağ ancak İslam'ın altın çağı olabilir

Ortaçağ ancak İslamın altın çağı olabilir
Giriş Tarihi: 24.2.2022 16:04 Son Güncelleme: 24.2.2022 16:07

Zihinlere cehalet karanlığının sembolü olarak işlenen "Ortaçağ" imgesi esas olarak o dönemin Batı medeniyeti ve toplumlarını nitelendiriyor. Bununla beraber bu karanlık imgenin kendi geçmişine yabancı kalmayı tercih eden zihniyetler tarafından aynı devirde bilim, sanat, tıp, hikmet ve toplumsal yaşamın düzenlenmesinde altın çağını yaşayan Müslümanları ve İslam dinini de yaftalamak için kullanıldığına hala şahit oluyoruz. Ancak madalyonun bir de gizlenen yüzü var; bu sürece dair ülkemizde en fazla düşünmüş ve yazmış olanlardan biri ise din sosyoloğu Prof. Dr. Recep Şentürk. Bu zihniyeti ve hedeflerini, Ortaçağ'ın kimler için ne ifade ettiğini, iyisiyle kötüsüyle bin yıllık bir dönemin gözlerden kaçırılan hakikatini, hakkında üretilen "bilimsel" mitleri, İslam'ın neden karanlık bir çağı olmadığını, tarihi sınıflandırmanın ardında yatan gerçekleri Prof. Dr. Recep Şentürk bir bir Lacivert'e açıkladı.

Ortaçağ dediğimizde çoğu kimsenin aklına adeta bir dogma gibi karanlık, gelişmemiş cehaletin hükmettiği ilkel bir dönem geliyor. Peki, sizin aklınıza gelen nedir? Özellikle farklı medeniyetler perspektifinden baktığınızda?

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: Günümüzde Ortaçağ kavramı bilimsel bir analiz kavramı olmaktan ziyade bilhassa dinle irtibatlı olan şeyleri ötekileştirme, aşağılama aracı olarak kullanılıyor. Bu kavram hangi amaçlara hizmet etmek üzere kullanılıyor ona bakalım. Batı dışındaki medeniyetlere bakışta onları karanlık ve geri kalmış medeniyetler olarak göstermek için kullanılıyor. Oysa bu yanlış, zira aynı devirde yaşamış olsalar da burada medeniyetlerin tarihi tecrübeleri birbirlerinden çok farklı. İslam, Hint, Çin ya da Batı medeniyetlerinin tarihi tecrübeleri birbirlerininkilerden çok farklı. Oysa bir medeniyetin (bilhassa Batı'nın) tarihi tecrübesini evrenselmiş gibi bütün medeniyetlere atfetmek son derece yanlış bir yaklaşım. Tersinden düşünürsek; Çin medeniyetinin kendine mahsus dönem ve tecrübelerine göre dünya tarihini yorumlamaya ve okumaya kalksak ne kadar garip bir durum ortaya çıkar değil mi? Sanki Batı'da yaşanmış olan Ortaçağ tecrübesi İslam, Çin ya da Hint medeniyetlerinde de aynen yaşanmış gibi bir nazarla bakılıyor. Ayrıca "Ortaçağ İslam'ı" dendiğinde burada aşağılayıcı, ötekileştirici, değersizleştirici, itibarsızlaştırıcı bir çağrışım var. Yani mevcut söylemde "Ortaçağ" ötekini aşağılamak, itibarsızlaştırmak için, bilimsel olarak değil ideolojik bir araç olarak kullanılıyor.

Bu kavramsallaştırma nasıl ortaya çıktı?

Bu kavram ilk defa Batı tarihini yeniden dönemlere ayırma gayretiyle 18. yüzyılda ortaya atıldı ve bunun üzerinden yeni bir kurgu üretildi. Ne var ki bu tarihi dönemlere ayırma işi göründüğü gibi masum, tarafsız, objektif değil. "Ortaçağ" kavramı ortaya atılmadan önce Batı tarihi "antik" ve "modern" diye ikiye ayrılıyordu. Eskiden modern dönem Hz. Muhammed ve İslam'ın yükselişiyle başlatılıyordu. 18. yüzyılda yeni bir dönemlendirmeyle buna "Ortaçağ" ayrımı da eklendi. Bu yeni dönemlendirme, dikkat ederseniz, Antik Yunan-Roma, Ortaçağ Batı'sı ve modern Batı'yı merkeze alıyor. Peki, dünyanın geri kalanı nerede bu tasnifte? Tamamen Avrupa merkezli bir dönemlendirme yapılıyor; sanki dünya tarihi Avrupa'da başlamış, Avrupa ve Batı'da bitmiş gibi. Bu kurguda Ortaçağ'ın bitişi olarak da "Rönesans" üretiliyor. Oysa bugün bunlara 18. yüzyılda üretilmiş bir kurgu olarak eleştiriler var. Kısacası "Ortaçağ" kavramı ve tasnifi insanların ürettiği ve belli bir siyasi, ideolojik ve fikri kaygıların sonucu olarak ortaya çıkmış bir kurgudur.

İslam medeniyetinde tarih nasıl dönemlere ayrılırdı?

Klasik devirde biz İslam tarihini âlimlerin nesillerine göre ayırmışız. Sahabe nesli, onun ardından gelen "tabiin" nesli ve onun da ardından gelen "etba-ı tabiin" nesli şeklinde âlim nesilleri nazara alınarak tarihimizi dönemlere ayırmışız.

Modern İslam tarihi yazımında ise siyaset ve devletler merkeze konularak, devletlerin kuruluşu ya da batışına göre dönemlendirme yapılmış: Dört halife, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar dönemi gibi. Tabii bu yaklaşımların arkasında "tarihin itici gücü kimdir" sorusuna dayanan, medeniyeti inşa eden ve toplumları örgütleyen ana unsurlar olarak âlimler ile devletleri, ilim ile siyaseti ölçüt
alan ciddi bir felsefi yaklaşım var. Dolayısıyla Batılıların tarihi devirlere ayırma çabasının ardında, tıpkı Ortaçağ kurgusunun ortaya atılması gibi tamamen siyasi, ideolojik, fikri hedefler planlamalar var. Aydınlanma filozofları ve Hristiyanlık karşıtı düşünür ve tarihçiler Hristiyanlığın Batı'da hâkim olduğu dönemi itibarsızlaştırmak istemişler ve medeniyetin olmadığı bir dönem olarak göstermişler.

Ama işin ilginç tarafı bu yaklaşımı Batı dışındaki medeniyet ve dinlere de uygulamışlar. Daha da kötü tarafı ise diğer medeniyet ve din mensupları da Batı medeniyet ve tarih tecrübesini nitelendirmek için Hristiyanlık ve din karşıtı düşünürlerce üretilen bu kurguyu kendi medeniyet tarihlerine uyguluyorlar. Bu da çok komik ve çok ironik bir durum. Bu tamamen fikri bağımlılık ve taklitçilikten kaynaklanıyor. Kendi tarihini bile kendi bakış açısından dönemlere ayıramayan, bunu başka bir medeniyetin bakış açısına göre yapan aciz bir aydın, akademisyen, entelektüel tipiyle karşı karşıyayız burada.

Aynı fikren bağımlı ve taklitçi zihniyetle halen karşılaşıyoruz; bu zihniyet Batı için karanlıkları ifade eden bir dönemi özellikle İslam dini ve medeniyetiyle özdeşleştirmek adına özel bir gayret sarf ediyor gibi.

Gerçekten öyle. Ama işin başka bir boyutu da var; o dönem gerçekten Batı için karanlık mıydı, değil miydi? Aslında burası da tartışmalı. Ortaçağ'ın karanlık bir dönem olduğuna dair bir görüş özellikle Hristiyanlık karşıtı düşünür ve tarihçilerin, bu tür düşüncelerin moda olduğu bir yaklaşım söz konusuydu. Ancak artık Batılı tarihçiler de Ortaçağ ve Rönesans kavramlarını eskisi gibi kullanmıyorlar. Bu görüşlerin çoğunun temelsiz kurgu olduğu ortaya çıktı çünkü. Önce bunun nedenlerine, sonra da bu "karanlık" kurgusunu nasıl İslam'a yamamaya çalışıyorlar ona bakalım. İlki, M.S. 500'lerde Batı Roma'nın yıkılmasıyla başlayıp 1500'lerde İstanbul'un fethiyle ya da Amerika'nın keşfiyle biten ve her şeyin aynı olduğu bin yıllık kaba bir dönemlendirme olabilir mi? Bir kere bu tutarsız zira bu bin yıl boyunca Avrupa'da çok büyük dönüşümler gerçekleşti. Bu yüzden yeni tarihçiler bu devreyi erken modern dönem, geç modern dönem gibi daha ayrıntılı tasnif ediyor. İkincisi bu bin yıllık süreç hakkında bazı mitler türetilmiş.

Bu mitlerin en belli başlıları hangileri acaba?

Mathew Gabriele adlı bir tarihçi Ortaçağ'a dair beş miti şöyle sıralıyor:
1. "Ortaçağ'da İslam ve Hristiyanlık devamlı savaş halindedir" miti. Oysa her zaman savaş olmuyor. Mesela Endülüs'te, Ortadoğu'da, Balkanlarda, Kudüs'te Şam'da, Bağdat ya da Mısır'da Müslüman, Hristiyan ve Yahudiler uzun süre birlikte yaşıyor. Bazen Osmanlı'nın Hristiyanlar arasındaki çatışmalarda Fransız kralını desteklemesi gibi çatışmalarda karşı dinden tarafları destekleyebiliyorlar. Böyle ittifaklar da kurulabiliyor.
2. "Ortaçağ'da herkes dindardı, din her yere hâkimdi; dogmatik bir çağdı" miti. Bugün insanlar ne kadar dindarlarsa Ortaçağ'da da öyleydi. "Herkes dindar ve herkes kilisenin kontrolünde" gibi bir şey yok. Tersine birçok heretik (sapkın) akımlar söz konusu o dönemde.
3. "Ortaçağ'da Avrupa tamamen beyaz ve tamamen Hristiyandı" miti. Bu da uydurma bir şey. Bir kere Endülüs yani bugünkü İspanya'da farklı inançlardan toplumlar 800 yıl boyunca bir arada yaşadılar. Müslümanların hâkim olduğu her yer böyle zaten. Öte yandan Afrika'dan Avrupa'ya gelen gruplar var. Üstelik beyaz ırk da tek tip değil; çok farklı milletler var içinde. Bir başka mit ise "Ortaçağ'da dünyanın düz olduğuna inanıldığı" miti. Oysa bunun böyle olmadığını, Eski Mısır ve Yunan'dan beri bazı âlimlerin dünyanın yuvarlak olduğunu ileri sürdüklerini bugün biliyoruz. O dönem özellikle Müslümanlardan etkilenen Batılıların dünyanın yuvarlak olduğunu bildiklerini biliyoruz. İbn Haldun, Gazzali gibi düşünürler dünyanın küre olduğunu söylüyor zaten. Dolayısıyla "bu bin yıllık süreçte Ortaçağ karanlık bir dönemdi, medeniyet, bilim, sanat, felsefe, edebiyat yoktu" gibi bir mit oluşturulmaya çalışılmış ama bu hayali bir şey.

Ortaçağ kavramının Batı dışı medeniyetlere ve bilhassa İslam medeniyetine uygulanıp uygulanamayacağı meselesine gelirsek? Bunun altında neler yatıyor?

Bugün Avrupa için bile artık reddedilen bir yaklaşımı alıp Ortaçağ kavramını İslam, Hint, Çin gibi medeniyetlere uygulamaya kalkmak tamamen temelsiz, tutarsız bir yaklaşım. Bunu günümüzde bazı oryantalistler sürdürüyor, bir de Batı dışı toplumlardaki kafalarını ve zihinlerini tamamen Batı'ya kiralamış, bağlamış aydınlar ve siyasetçiler sürdürüyorlar. Bunu da kendi iç mücadelelerinde bir aşağılama, ötekileştirme ve redd-i miras olarak yapıyorlar. Oysa bunun yanlışlığını bizzat Batılılar söylüyor. Örneğin Thomas Bauer, Neden İslam'ın Ortaçağı Yoktu adlı kitabında bunu söylüyor: "Siz İslam'ın Ortaçağ'ı dediğinizde büyük bir yanlış yapıyorsunuz; İslam'ın Ortaçağ'ı değiniz dönem ancak İslam'ın altın çağı olabilir. "Dünyanın düz olduğuna inanılıyordu, din hakimdi, bilime sanata karşı çıkılıyordu, sanat musiki yoktu" diyorsunuz ama İslam dünyasında bunların tam tersi geçerliydi. "M.S. 500 ile 1500 yılları arası İslam medeniyetinin zirvede olduğu bir dönemdi." Peygamberimiz (as) dünyaya geliyor, İslam çok kısa bir sürede büyük fetihler gerçekleştiriyor. Doğu Roma'yı, Bizans'ı, Kuzey Afrika'yı ve İspanya'yı fethediyorlar, Endülüs'ü kuruyorlar, Hindistan'a ulaşıyorlar, o dönem dünyanın en büyük üç imparatorluğu Babürlüler, Safeviler ve Osmanlılar, bunlardan önce Emeviler, Abbasiler Müslüman devletler olarak kuruluyor.

Başka bir yazar Frederick Starr da kitabında Arap fetihlerinden Timur'a Orta Asya'nın altın çağından bahsediyor. Onlardan önce Venture of Islam kitabının yazarı Marshall Hudson da "Ortaçağ dediğiniz İslam'ın zirvede olduğu dönem" diyerek bu yaklaşıma ilk itiraz eden oluyor.

Bizim merhum Fuat Sezgin hocamız da tek başına bir ordu gibi çalışarak İslam tarihinin Ortaçağ olarak damgalanmasının ve karanlık çağ olarak gösterilmesinin ne kadar yanlış olduğunu ortaya koymak için yıllarca uzun çalışmalar yaptı ve bunu tüm dünyaya ve bilim insanlarına kabul ettirdi. Ama maalesef bu kurgu popüler zihniyette yaşamaya devam ediyor ve bazıları bu çürük söylemden destek almaya çalışıyorlar.

Batılı yaftaları tekrarlayan bazı yerli zihniyetlerin niyeti nedir acaba?

Maalesef Türk aydınlarında böyle bir taklitçilik var. Bunun ardındaki gizli ajanda Türk ve Müslüman gençlerinin kendi tarihleriyle gurur duymamaları, kendi tarih ve medeniyetlerinden utanmalarını, bizim tarihimiz karanlık çağ demelerini ve redd-i miras yapmalarını sağlamak ve zihinleri Batı taklitçiliğine hazırlamak.

Bizans'ı fethetmişiz, Süleymaniye'yi Selimiye'yi yapmışız, Itri'yi Dede Efendi'yi yetiştirmişiz, tüm dinleri ve mensuplarını beraber yaşatmışız ama bunlar önemli değil bunların hepsi karanlık çağ dedirtmek. Sonra da bu aşağılık kompleksini kullanarak Batı şakşakçılığını, uşaklığını meşrulaştırmak. Niye onlar kendi medeniyetleriyle gurur duymayı öğretirken biz gençlerimize kendimizinkinden utanç duymayı öğretelim ki? Üstelik bizim medeniyetimizin bilim ve teknik alanında ama onlardan da önce ahlak, insan hakları, inanç özgürlüğü, insana ve çevreye saygı alanında çok daha üstün başarıları var.

Bizim medeniyetimiz hakikat medeniyeti. Batı medeniyetinin geldiği nokta ise hakikat-sonrası. Dünyanın geldiği durum ortada: Hava ve çevre kirliliği çok yüksek oranda, temiz su kalmadı gibi, dünyada sosyal adaletsizlik ve eşitsizlik had safhada… Bunu İslam medeniyeti değil, Batı medeniyeti yaptı. Peki, biz bu medeniyetin mi peşine takılıp, onunla mı gurur duyacağız da kendimizinkinden utanç duyacağız. İşin ironik tarafı bizim Batıcılarımız Batı ile de senkronize değiller bu arada.

Din başka, medeniyet başka bir şey. Bir İslam ya da Müslüman medeniyetinin ortaya çıkışı ve yükselişinde, yeni ilimlerin, keşif ve icatların geliştirilmesinde İslam dininin nasıl bir itici gücü ve etkisi oldu dersiniz?

İslam medeniyeti dünyada coğrafyaya referans yapılmadan isimlendirilen tek medeniyettir. Neden? Çünkü İslam medeniyeti evrensel bir medeniyettir. Tüm insanlığı kuşatan, adalet, eşitlik, hürriyet üzerine kurulu yeni bir dünya vizyonuyla ortaya çıkar. Tüm beşeriyeti hem dünyada hem ahirette mutlu edecek bir sistem getirir. Tabii ki bu büyük bir hareketlenme, güdülenme kaynağı olur. Geçmiş ile gelecek vizyonu birbiriyle bağlantılıdır. İbn Haldun "Gelecek geçmişe suyun suya benzediğinden daha çok benzer" der. Eğer siz bir topluma ve gençlerine "biz millet olarak hiçbir şey başaramadık, geçmişimiz karanlıktır" psikolojisi verirseniz bunlar nasıl bir gelecek vizyonu kurabilir ki. Ama siz onlara "geçmişte hatalarımız, yenilgilerimiz, başarısızlıklarımız oldu ama şunları da başardık" derseniz geleceğe daha özgüvenle bakabilir.

Bu motivasyonu İslam verdi ve Peygamberimiz (as) küresel bir vizyon ortaya koydu. Mesela Hz. Peygamber daha Medine'deyken dünyanın en büyük devletlerinden biri olan İran'ın kisrasına mektup gönderdi ve "Müslüman olup, huzura barışa ermeye" çağırdı. Bizans'a, Mısır'a, Habeşistan'a ve dönemin diğer en büyük devletlerinin krallarına mektuplar gönderdi. Onun etrafına topladığı insanlar içinde Selman-ı Farisi, Bilal-i Habeşi, Bizanslı Süheyb gibi farklı ırk ve milletlerden olanları var, Medine'de yaşayan müşrikler, Mecusiler, Yahudiler var. Bu tabii insan hakları, siyasi sistemle de alakalı çünkü adalet olmadan bir medeniyet ilerleyemez.

Bizim siyaset felsefemizde bir medeniyet ya da devlet adaletsizlikle ayakta duramaz. Hz. Peygamber'in adaleti, fikir hürriyeti, bu bakımdan çok önemli. Dünyada ilk eğitim zorunluluğu getiren kimdir: "Kadın erkek her Müslümana ilim öğrenmek farzdır" diyen Hz. Peygamber (as). Bu zorunlu eğitim ise beşikten mezara kadardır. Bunu ise dünyada herkesten alacağız. Ben buna "açık medeniyet" yaklaşımı diyorum. Bir kere Kur'an-ı Kerim'de akıl ile din ayrılmamıştır. İnancımızda aklı olmayanın dini de yoktur. Din akıl üzerine kuruludur ve vahyin rehberliğinde ilerleyen bir akıl anlayışımız vardır. Bazen katıldığım programlarda "din ile akıl çatışmasından" bahsediliyor. Ben de şöyle diyorum: "Aklı kullanmayı farz kılan bir din varken din ile bilim çatışmasından bahsedilebilir mi?" İslam, bırakın aklı kullanmayı yasaklamayı, kadın ve erkeklere aklı kullanmayı, ilim ve eğitimi farz kılıyor. Kadının İncil'e, Tevrat'a elle dokunmasının yasak olduğu bir dönemde Müslüman kadınlar üniversite kuruyordu. Dünyada ilk üniversiteyi kuran Fatıma el-Fihriyye gibi. Bütün bunlar karanlık dedikleri "Ortaçağ"da olan şeyler.

Farklı inanç ve etnisiteden toplumların beraber yaşamasının dünyada günümüzde bile halen çok sancılı olduğunu görüyoruz. Ortaçağ'da doğan İslam toplumunun bu bakımdan durumu neydi?

Ben bu konuda kitap da yazdım ve İslam'ı "açık medeniyet" olarak nitelendiriyorum. Neden açık medeniyet? Çünkü sadece Müslümanlar için değil tüm insanlık için kurulmuş medeniyetler-üstü bir medeniyet. Tüm medeniyetleri himayesine alan, yaşatan bir medeniyet. İslam medeniyeti diğer medeniyetlerin varlığını ve var olma hakkını kabul ediyor ve onlarla birlikte var olmaya çalışıyor. Asimile etmeye, yok etmeye çalışmıyor. İslam medeniyeti farklı medeniyetleri, etnisiteleri, inançları yok etmeye çalışsaydı bugün Ortadoğu başta olmak üzere İslam coğrafyasında bir tane Hristiyan, Yahudi kalmazdı. Oysa bugün görüyoruz ki Yemen'de, Suriye'de, Irak'ta, Kudüs'te hala Hristiyan ve Yahudiler mevcut çünkü İslam açık medeniyettir. Endülüs ve Osmanlı bunun çok güzel birer örneği. Özellikle Hindistan'da Ortaçağ'dan beri Müslümanların yönetimi altında açık medeniyet gayet güzel tatbik edildi. Müslümanların yönetiminde Budistler, Sihler, Hindular vs. yaşamaya devam ediyor. İslam sadece ehl-i kitap Yahudi ve Hristiyanlara değil, diğer inanç gruplarına da haklar ve özgürlükler tanıyor. Bunun en güzel örneklerinden biri Hindistan. İslam coğrafyasının başka yerlerinde de Mecusilere, putperestlere de haklar tanınmıştır. Ortaçağ denilen o zaman diliminin bizim açımızdan karanlık bir dönem olmadığını gösteren en güzel delil de budur.

İslam'ın açık medeniyet olduğu ve farklı din, dil, ırk ve kültürlerden toplumların burada kendilerine yer buldukları ve katıldıkları bir dönemde Çin de, Avrupa da kapalı medeniyetler. O dönem Batı'da bırakın farklı dinlere, Hristiyanların kendi aralarında farklı mezheplere bile tahammülleri yoktu, mezhepler arasında sürekli savaşlar yaşandı. Farklılık yönetimini beceremediler, sonra laikliğe geçtiklerinde de bu defa farklı ideolojiler arasında çatışmalar yaşamaya başladılar. İslam medeniyetinin en güçlü olduğu nokta farklılık yönetimidir ve şu anda da dünyanın en muhtaç olduğu şey budur. Biz bunu "karanlık çağlar" olarak gösterilmeye çalışılan o dönemde en güzel şekilde gerçekleştirmişiz. Bunun en mükemmel gerçekleştirildiği yer de İstanbul olmuştur. İstanbul'da farklı dinlerin otoriteleri olan halife, hahambaşı, Ortodoks patriği, Ermeni patriği hepsi birkaç kilometre mesafede yaşamış ve yaşıyor. Bugün bunların Vatikan'da yaşadığını, faal olduklarını hayal edebilir miyiz? Müsaade ederler mi? Medeniyet işte budur.

PROF. DR. RECEP ŞENTÜRK KİMDİR?
Din sosyoloğu Prof. Dr. Recep Şentürk, lisans eğitimini Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde 1986'da tamamladı. Yüksek lisansını 1988'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünde yaparak aynı bölümde asistan oldu. Doktorasını 1998'de Amerika Birleşik Devletleri'nde Columbia Üniversitesi Sosyoloji bölümünde yaptı. 1998-2007 yılları arasında İSAM'da araştırmacı olarak bulundu. Atlanta'da Emory Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde 2002-2003 arasında misafir araştırmacı olarak insan hakları konusunda araştırmalarda bulundu. 2003 yılında doçent, 2008 yılında profesör unvanını aldı. British Academy'nin davetlisi olarak Oxford Brookes Üniversitesi Sosyal Bilimler ve Hukuk Fakültesi'nde insan hakları konusunda çalışmalar yürüttü ve İngiltere'nin çeşitli üniversitelerinde konferanslar verdi. 2021 yılına kadar dört yıl boyunca İbn Haldun Üniversitesi'nin kurucu rektörlüğü görevini yürüttü. Evli ve dört çocuk babası olan Şentürk, İngilizce, Arapça, Farsça, Fransızca ve Almanca biliyor. Ayrıca sosyolog, yazar, çevirmen, editör ve akademisyen olarak birçok kitap ve makale çalışmasına da imza attı.

BİZE ULAŞIN