Müslümanlar gündelik hayatın sosyolojisi ile ilgilenmeli

Müslümanlar gündelik hayatın sosyolojisi ile ilgilenmeli
Giriş Tarihi: 14.10.2021 15:48 Son Güncelleme: 19.10.2021 11:38

Dünya değişmekle, düzenler eskimekle kalmıyor, yeni bir dünya da kuruluyor. Peki, ama bugüne kadar dünyayı şekillendiren sistem de değişiyor mu? Bu değişimin altında planlı, kontr ollü bir hesap aramalı mı? Dönüşüm neler getirip neler götür ecek? Bunu zorlayan ya da y önlendiren bir irade var mı? Zihinsel paradigmalar yenileniyor mu? İleriye mi yoksa geriye mi gidiliyor? Yarının dünyası nasıl olacak? Değişen sistemde dinlerin v e İslam'ın nasıl bir yeri olacak? Gelecek adına Ortadoğu v e İslam dünyasının handikapları ve fırsatları neler olabilir? Yeni sistem hangi duvarları yıkacak, nasıl duvarlar örecek? Bunlar gibi zihinleri kurcalayan daha birçok soruyu ve merak edileni Hitit Üniversitesi Kelam Anabilim dalı başkanı, ilahiyatçı Prof. Dr. Hilmi Demir Lacivert için cevapladı, yorumladı. Demir'e göre kendi iç dinamikleriyle değişmeye mahkûm olan bu dünyanın düzeni de insanlığı da çok tar aflı, akışkan ve değişken olacak.

Uzun yıllardır tekrarlanan bir görüş var: "Dünya değişiyor." Sizce şu anda bir sistem değişiminden bahsedebilir miyiz? Komplo teorilerini bir kenara bırakırsak hangi aktörler dünyayı ve dengeleri nasıl bir yere götürmeye çalışıyor dersiniz?

Dünya sistemi tartışması yapacaksak bunu dediğiniz gibi komplo teorilerinin insanı, ülkeleri, üretim ilişkilerini dışlayan gizemli mühendisliğinden çıkarmamız lazım. Bu açıdan "Dünya Sistemi" kavramı dediğimizde aklıma komplo teorileri değil Immanuel Wallerstein geliyor. Wallerstein'ın dünya sistemi öncelikle kapitalist dünya ekonomisine dayanır. Kapitalist dünya ekonomisi, belli üretim türlerinin, yani kapitalist üretim tarzının, tarihsel bir süreç içinde sermaye birikiminin belli sınırlı bölgelerde yoğunlaşmasına dayanan, hiyerarşik bir dağılım eşitsizliğini içeren sistemdir. Bu yoğunlaşma, kapitalist tekellerin ayakta kalmasını güvence altına almaya çalışacak olan devlet yapılarının desteklenmesini mümkün kılar. Fakat tekeller doğaları gereği kırılgan olduklarından modern dünya sisteminin bu yoğunlaşma merkezleri, tarih boyunca bazen sabit, bazen süreksiz veya sınırlı olmuştur. Fakat her zaman önemli yeniden konumlanmalarla karşı karşıya kalmışlardır.

Yeniden konumlanmanın değişim mekanizmaları 50 yıllık döngüsel ritimler içerir. Bu döngüler, 50-60 yıllık dönemlerde kâr kaynaklarının, üretim ve finans alanları arasındaki dönüşümünü ifade eder. Mesela 1945- 1989 Soğuk Savaş döneminin sonudur. Wallerstein, modern dünya sisteminin ekonomik bakımdan bir kriz döneminde olduğunu ve bu kriz döneminin ciddi etkilerinin olduğunu düşünür. Bu durumun farkında olan dünya sisteminin öncü ülkeleri, 2000-2050 yılları arasında sanayi sektörlerini ayakta tutabilmek için mikro işlemciler, genetik mühendisliği ve yeni enerji kaynaklarını geliştireceklerdir. Buna göre dünya sistemi zaten sürekli bir değişim içerir. Bu değişim onu yukarından tasarlayan bir akıl tarafından değil bizatihi sistemin kendi iç dinamikleri tarafından yapılmaktadır. Komplo teorilerinin dünyayı yukarıdan dizayn eden aklı, aslında tarihi insandışılaştırmaktadır. Aktör dediklerimiz de aslında bu akışın içindeler. ABD'yi ele alalım. Yaşadığımız pandemi sürecini ve krizini ne kadar kötü yönetiyorlarsa aslında Ortadoğu'daki krizleri ve en son Afganistan krizini de o kadar kötü yönettiler. Bu kadar krizi kötü yöneten bir ülkeden dünya sisteminin tek yegâne kurucu aklı olarak bahsetmek mümkün mü? Bu açıdan birileri oturup dünyayı şöyle tasarlayalım dediğinde dünya da bu tasarıma göre evirilmiyor. Bu her şeyden önce tasarımcılara Tanrı rolü vermektir. İnsan beyni nasıl belirsizliğini koruyorsa dünya sistemi de belirsizliğini koruyor.

Dünya zihinsel olarak bir paradigma değişikliğine zorlanıyor denebilir mi?

"Küresel bir dünya"dan bahsettiğimizde aslında tam da bu dediğimden bahsetmiş oluyoruz. Ne demek istediğimi biraz daha açayım isterseniz. Dünyanın küreselleşmesi ve meşhur ifadesi ile küçük bir köye dönüşmesi; zaman ve mekânın sıkışmasına neden olur ve kendi içinde zihniyet dönüşümünü zorlar. Bu sıkışma iletişim teknolojileri aracılığıyla zamanı ve mekânı önemsizleştiriyor. Duvarlar daha hızlı aşınıyor, çalışma biçimlerimiz değişiyor, yeme alışkanlıklarımızdan tutun ibadet alışkanlıklarımıza kadar her şey değişiyor. Bu değişim bizatihi gündelik hayatımıza içkin bir şey. Şunu unutmayalım; küresel sistemde değişim yukarıdan dayatılarak gerçekleşmiyor, rızamız daha fazla etkili oluyor. Elimize aldığımız cep telefonu bir anda sadece iletişim alışkanlıklarımızı değil gündelik rutinlerimizi de değiştiriyor. Bizi daha açık, bulunur, görülür kılıyor en önemlisi de mahrem alanımız daralıyor. Söz gelimi siz bana soru yöneltirken "telkin" dediniz, bense "rıza"yı tercih ettim.

Evet, fark ettim hocam. İkisi arasında nasıl bir fark olduğunu düşünüyorsunuz?

Telkin dışarıdan bir müdahale çağrıştırıyor, "rıza" ise içsel bir kabule dayalı. Değişimin gündelik hayatımızla birlikte gelmesi rıza üretir. Kapitalist sistemin en büyük başarısı, üretim araçlarıyla kurduğu hegemonik sistem bize değerleri, alışkanlıkları empoze etmiyor; rızamızla onaylamamıza imkân veriyor. Popülerleşen şeyler doğallaşıyor. Bu yüzden Müslümanlar kafayı komplo teorileri ile bozmak yerine gündelik hayatın sosyolojisi ile ilgilenmeliler. Özellikle sorularınızın alt metninde yatan ve bence de çok önemli olan dünyayı komplo teorileri gözüyle okumak bizi bu sosyolojiyi anlamaya karşı körleştiriyor.

Bir örnek de aileden verelim isterseniz. Birileri masa başında oturup aileyi yıkalım mı diyor, yoksa aslında yaklaşık 50 yıldır yaşadığımız değişim klasik aile rollerini kökten değiştiriyor da biz mi farkında değiliz. Ben ikincisinin olduğunu düşünüyorum. Ama biz bu değişimi görmek yerine bir kanun metnini günah geçişi ilan edip onu tartışıyoruz. Dünya değişiyor ama bu yalnızca birileri onu zorladığı için değil hep birlikte hayatı böyle yaşadığımız için.

Eğer böyle bir şey söz konusu ise bu paradigma değişikliğinin ana hatları size göre neler olabilir?

1) Yer ayaklarımızın altından kayıyor: Ekonomik ve siyasi güç dengeleri değişiyor. 1990'larda, gelişmekte olan ülkeler toplu olarak küresel büyümenin beşte birini oluşturuyordu. 2025 yılına kadar, en büyük gelişmekte olan ekonomilerden altısı -Çin, Hindistan, Brezilya, Güney Kore, Rusya ve Endonezyaküresel büyümenin yarısını oluşturacak. 2) Eski etiketler ve alışkanlıklardan kurtulmanın zamanı geldi: Soğuk Savaş dinamikleriyle hem küresel hem de iç siyasette eski rakip ideolojiler dönemi bitti. Her şey melezleşiyor, ideolojiler de. Çin ateist ama hem İran hem de Taliban'ın yeni en büyük müttefiki. 3) Yarının hem uluslararası ilişkileri hem de insanlığı çok taraflı, düzeni akışkan ve değişken olacak: Nasıl ülkeler arası ittifaklar çok değişken ve esnek ise insani ilişkilerimizde değişken ve esnek olacak. Dindar-laik, Milliyetçi-İslamcı gibi kategoriler yerini daha esnek ve geçişken kategorilere bırakıyor. 4) Yapay zekâ artık hayatımızda: Sosyal medyadaki algoritmalardan tutun da hastanelere, kentlerin yönetimine, mahkemelere, eğitime kadar hayatımızın birçok alanı yapay zekâ tarafından kontrol edilecek. Kişisel bilgilerimizin güvenliğini sağlamak neredeyse imkânsız hale gelecek. Yapay zekâ hem güvenlik artıracak hem de onu daha kırılgan yapacak. 5) Biyoteknoloji maneviyatın önemini arttıracak bir tür ruhçuluk çağına giriyoruz: Spritüal açıklamalar, kült yapılar daha fazla popüler olacak. Materyalizmin eski soğuk anlayışları yerini yeni bir maneviyatçı dalgaya bırakacak. Din bireycileşecek, atomize küçük grup ve cemaatler daha fazlalaşacak. 6) Çevreyi korumadan büyüme hayal oluyor: Dünyada iklim değişikliği bizi çevreye karşı daha duyarlı kılacak. Tarım alanları daha önemli hale geliyor. Gıda ve su güvenliği en temel sorunumuz artık. Açlıkla savaş için toprağı ve suyu korumak, tarım teknolojilerini geliştirmek zorundayız. Bu da kırın yeniden inşasını gerektiriyor. Yukarıda söylediğim maneviyatçılığın dirilmesine yol açan etkilerden biri de toprağa dönüş aslında.

Geleceğin dünyasında sizce genel olarak dinlerin rolü ne olacak?

Dinler hâlâ önemini koruyacak elbette. Gerek modernite gerekse küresel değişimler dinlerin önemini ortadan kaldırmıyor. Ama değişim inançlarımızı, dinlere bakışımızı da etkiliyor. Yaşadığımız çağın dinler açısından en büyük krizini kiliseler yaşıyor. Amerika'daki Pew Research Center (PEW) yaptığı araştırmalarda Amerikan toplumunda hızla dini inançlarda bir değişim yaşandığını gösteriyor. İlginçtir Amerikan toplumu ateist olmuyor, ateist sayısı çok fazla artış göstermiyor. En fazla artan grup "unaffiliated" dedikleri "Bağlantısızlar" yani bir inanca sahip olduğunu söyleyip Hristiyanlık ya da Yahudilik gibi kitabi bir dine bağlı olmayanlar. Bu oran Amerika'da yüzde 22'ye ulaşmış durumda. İnsanların dini kurumlara, dini otoritelere inancı zayıflarken Tanrı'ya, metafizik bir güce, manevi bir dünyaya inancı zayıflamıyor. Bu bildiğimiz ateizmden çok farklı bir şey. Dini inançlar artık kurumsal temsillerini kaybederken bireycileşiyor. Bu yüzden de küçük, manevi, spritüal cemaatler artıyor. İnsanlar artık kafalarına göre bir inanç grubuna takılmaya başlıyorlar. Tabii buradan kiliselerin artık işlevsiz kalacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Toplumlarda kurumsal dindarlığın temsili olan kilise, cami, diyanet gibi kurumlar etkilerini kaybederken merkez boşalıyor ve çevreye doğru kaçışlar başlıyor. Bunun Türkiye'de de yaşandığını düşünüyorum. Biz de yavaş yavaş bu "Bağlantısızlar" dediğimiz bireyselci dindarlık formlarını görmeye başlıyoruz.

"Dinler modern çağı karşılamıyor" gibi bir görüş var günümüzde. Yeni Dünya Düzeni içerisinde dinin ve İslam'ın yeri ne olacak?

Pew Research Center (PEW) yaptığı araştırmalara bakarsak İslam sayısal olarak artmaya devam edecek. Gelişmekte olan ülkelere doğru akan ekonomi ile birlikte Endonezya gibi Müslüman ülkeler ilk onda yerini alacak. Bu niceliksel artışa karşılık niteliksel olarak elbette İslam da bu değişimden etkileniyor. İslam'ın iki yorumu arasında rekabet daha da artacak gibi: Bir tarafta katı radikal yorumlar, Afrika'dan Asya'ya egemen olmaya başlıyor. Bir taraftan da maneviyatçı, buna tam tasavvuf demek doğru değil bu yüzden bunu kullanıyorum, kült ve Gnostik inançlar. Tabii bu ikisi etkinlik artırdıkça uçlara kaçış ve merkezin boşlaması da zorunlu hale geliyor. Bu da biraz önce dediğim kurumsal İslam'da daha çok öğretisel dediğimiz dindarlığın altını boşaltıyor. Daha açık bir ifadeyle dini otoritelere, diyanet gibi kurumlara, dinin geleneksel metinlerine olan güven hızla azalırken insanlar kendilerine yeni yorum ve rehberler buluyor. Bu açıdan dinler modern çağı karşılamıyor sorusu artık şöyle düzeltilmeli: Dinin geleneksel kurumları ve öğretileri çağın insanına hitap etmiyor. Din artık okullardan daha çok sosyal medyadan, çevreden öğreniliyor. Dini kurumların toplumu endoktrine etme zamanı çoktan geçti. Gençlerin dine yönelik tutumları daha eleştirel ve akılcı. Onlara hitap edecek din dili çok daha önemli hale geldi.

Tam tersinden bakarsak değişen dünya sistemi içerisinde yeniden bir İslam medeniyeti kurmamız mümkün olabilir mi? Neleri değiştirmemiz ve düzeltmemiz gerekiyor?

Elbette mümkün. Bu konuda ne umudumuzdan ne de hedeflerimizden vazgeçemeyiz. İslam medeniyeti yok olmamıştır, sadece geri çekilmiştir. Küllerinden yeniden doğması da mümkündür. Ama bu Erol Güngör'ün dediği gibi Müslüman sanatkârların, âlimlerin, entelektüellerin çabasına bağlıdır. İlme, sanata yatırım yaptığınız ölçüde medeniyet inşa etme süreciniz bir adım öne çıkar. Kuran öğrettiğiniz çocuklara matematik ve sanat öğretemiyorsanız medeniyet kuramazsınız. Matematik ve sanat öğrettiğiniz çocuklara da Kuran öğretmiyorsanız o medeniyet İslam medeniyeti olmaz. Toplumdan kadınları ayırıyorsanız ve onları insan sermayenizden ayırıp evlere kapatıyorsanız da medeniyet kuramazsınız.

"Dünyanın bir ucunda bambaşka bir dünya kuruluyor. Bizim coğrafyamızda ise El Kaide, DEAŞ, Boko Haram, eş- Şebab, HTŞ, Taliban vs. 21. yüzyılı bunlarla mı karşılayacağız" şeklinde bir tweet atmıştınız. Dünyanın öbür ucunda kurulan dünyadan biraz bahseder misiniz?

Dünya sisteminde büyük bir adaletsizlik ve gelir eşitsizliği var. Bu aynı zamanda teknoloji, sağlık ve refaha da yansıyor. Bir yanda açlık, yoksulluk; diğer yanda ise yapay zekâ, Mars'ta koloni kurma hayalleri kuran bir dünya var. Iphone 13, 15 bin Türk lirasına satılacakmış. Bununla Afrika'da binlerce çocuk doyabiliyor. Batı ile Doğu arasındaki sınırlar yerini gelişmiş ülkeler ile gelişmemiş ülkeler arasındaki derin uçurama bıraktı. Artık dünya sanki Ortaçağ'a geri dönüyor; güvende olanlar, refah devletleri ve çatışma ile kaos bölgeleri. Afrika'dan Asya'ya kaos ve çatışma bölgeleri, aynı zamanda açlığın ve insani dramın yaşandığı bölgeler: Somali, Nijerya, Yemen, Afganistan. Peki, bu sarmaldan nasıl çıkacağız? Bakıyoruz bu topraklarda radikal silahlı örgütler devletleşmeye başlıyorlar. Şeriat adına ilk akıllarına gelen kız çocuklarının okula gitmesini yasaklamak, kadınların çalışma haklarını ellerinden almak, insanlara dinin emirlerini zorla uygulatmak, müziği yasaklamak oluyor. O halde sorarım size Müslümanlar bu örgütlerle çağa yeni bir ses, yeni bir ruh ve yeni bir medeniyet vaat edebilirler mi? Bilimin, sanatın, müziğin, toplumsal ve siyasal hayatta kadının olmadığı bir İslam temsili öne çıkarılıyor sanki. Bu temsillerle, bizzat bu örgütler eliyle bir kinizm dalgası ile karşı karşıya kalabiliriz. Müslüman coğrafyalarda şeriat adına yaşanacak bu temsiller Müslüman toplumlarda felsefi anlamda değil ama dini anlamda bir kinizmi tetikleyecektir. İnsanlar dinin konuşulmasından rahatsız olmaya başlarlar, dini temsilleri görmek istemezler ve maalesef bu sekülerizm sayesinde değil, bu örgütlerin aşırı vahşet ve cinsiyet ayrımcılığı içeren uygulamaları sayesinde gerçekleşiyor şimdi.

İslam dünyası temsilleri bu gruplardan mı oluşuyor şu an sadece? Bu oluşumlarda Orta Doğu'da nasıl bir dünya kurulacak sizce? Bizi iki farklı kutup arasında nasıl bir dünya ve düzen bekliyor?

İslam dünyasında beş model var: İlki İran'ın Şii teokrasisi, İkincisi körfezin monarşik teokrasisi, üçüncüsü totaliter cumhuriyetler, dördüncüsü Türkiye gibi Müslüman demokratik model ve son olarak da Taliban gibi yeni doğan bir teokratik model. Türkiye aslında sahip olduğu tarihi tecrübe, demokratik geleneği ve Müslüman kimliği ile tüm bu modellere karşı hem özgürlükleri, hem refahı hem de teknolojik gelişmeleri karşılayacak tek alternatif. Bu haliyle de aslında bu iki kutuplu dünya arasında bir üçüncü yol mümkün diyebilecek bir umut. Bu açıdan Türkiye'de radikal dini yönelimlerin artması bu umudu öldürecek en büyük tehlikedir. Bilmem hatırlar mısınız "Akıncı 2" için tanıtımda tüm mühendislerin verdiği bir fotoğraf vardı. Selçuk Bayraktar ile birlikte en ön safta kadın mühendislerimiz ve erkek mühendislerimizin verdiği bir resimdi bu. Başörtülü kadınlarımızın Türkiye'de bakan olması, Akıncı'yı yapan kadrolarda erkeklerle omuz omuza ter dökmesi işte bu üçüncü yolun mümkün olduğunu gösteren en büyük ve en önemli tablodur. Oysa şimdi hem içeride hem dışarıda Türkiye'nin bu modeline karşı bir kuşatma ve çevreleme ile karşı karşıyayız. Müslüman muhafazakâr demokrasi modelimizin bazı aşırı dini gruplarca güya dini yozlaşmayı getirdiği şeklindeki eleştiri tuzağı bunlardan birisi. Oysa yozlaşmayı getiren bu model değil yozlaşmayı getiren dünya sistemindeki değişimin hızı. Bizim buna direnebilmemiz için bu modele daha fazla sarılmamız lazım.

Radikal ve Selefi unsurların birtakım güçler tarafından şekillendirilmek istenen dünya denkleminde nereye oturtulduğu, nasıl araçsallaştırıldığı söylenebilir sizce?

Bir yerde erozyon olması için nasıl ormanı yok etmeniz gerekiyorsa bir toplumda da zihinsel durağanlaşma yaşaması için oraya Selefilik enjekte etmeniz yeterlidir. Selefi grupların dünyası renkli televizyonla siyah-beyaz dünya arasındaki fark gibidir. Tüm renklere, farklılıklara, çoğulculuğa düşmandırlar. Gri alanları sevmezler dünyayı siyah ve beyaz olarak okurlar. Bu yüzden bir bölgede istikrarsızlık çıkması için önce Selefilik tohumlanır. Selefiliğin en temel özelliği de girdiği toplumda Müslüman bireylerin geleneğin düşünsel kökleri ile tüm bağlarını koparmaktır. "Kuran-Sünnet"e dönüş gibi gayet masum ve doğru bir cümlenin arkasına tehlikeli ve zehirli bir yorum saklarlar. Bu da Müslümanların tarihi tecrübesini, oluşan akli yorumları, sanat ve estetik duyguları bid'at, şirk gibi görüp dinin yorumundan söküp atılmasını sağlamaktır. Itri'yi, İbn Sina'yı, İmam Matüridi'yi, semâyı şirk ve bid'at gören bir din anlayışı ne kadar zahiri, kuru, estetik ve akli düşünceden yoksun olacaktır, siz düşünün.

Son olarak dünyanın entelektüel-toplumsalstratejik ve ekonomik gidişini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünya artık sağlık ve gıda güvenliğinin daha da önemli hale geleceği bir sürece giriyor. Bu da küresel dünyada ortadan kalkan duvarların yerine yeni duvarların örüleceği bir süreci başlatacaktır. Yeni dünyada tohum (tarım) ve su en büyük silah olacak gibi. İklim değişikliği nedeniyle 2050'ye kadar 6 bölgeden 216 milyondan fazla insanın iç göçe zorlanacağı tahmin ediliyor. Kuzey Afrika, Doğu Asya, Doğu Avrupa ve Orta Asya bu bölgelerin başlıcası. Bunların çoğu Müslüman bölgeler ve bizim etkileneceğimiz coğrafyalar. Bunlarla baş edebilecek yeni bir planlama ve stratejiye ihtiyacımız var. Kimse kusura bakmasın bu kadar güvenlik riskinin yaşanacağı bir dünyada Müslümanların bir kadının 90 km uzağa mahremi olmadan seyahat edip etmeyeceği ile ilgilenmek, buna nasıl çözüm buluruz diye fetva dindarlığına yatırım yapmak yangına karşı saçını taramak kadar abestir.

HİLMİ DEMİR KİMDİR?
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Doktorasını 2001 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kelam Anabilim Dalı'nda tamamladı. 2002-2003 yılları arasında Kırgızistan OŞ Devlet Üniversitesi'nde çalıştı. 2009 yılında doçent oldu. Ulusal ve uluslararası alanda radikalizm, Selefilik, mezhep çatışmaları ve IŞİD konularında makalelere imza attı. Radikalleşme, Selefilik ve İslami hareketler konusunda uzman olan Demir, Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Bölge Çalışmaları Program Danışmanı olarak görev yaptı. Demir, 2020 yılında TEPAV bünyesinde kurulan Orta Doğu ve Orta Asya Araştırmaları Enstitüsü (TEPAV OAS) direktörlüğünü yürütüyor ve Hitit Üniversitesi Kelam Ana Bilim Dalı'nda profesör olarak görev yapıyor.

BİZE ULAŞIN