İnsan, yaşadığı sorunları çözmek kadar hayatını nasıl yaşayacağını, neye inanacağını, yaşadıklarına ve hissettiklerine nasıl bir anlam vereceğini de bilmek istiyor. Modern dünyada özellikle sorunlar karşısında bu arayışta ilk başvurulan yer psikoloji oluyor. Gündelik hayatımızı giderek daha fazla psikoloji kavramlarıyla açıklıyor, kendimizi onun diliyle anlamaya çalışıyoruz. Fakat insanın bütün arayışları psikolojinin sınırları içinde karşılanabilir mi? Anlam, değer, ahlak ve hayatın nasıl yaşanacağı gibi soruların cevabı için daha kapsayıcı bir çerçeveye, dinin ve metafiziğin sunduğu bir anlam dünyasına mı ihtiyaç duyuyoruz? Psikolojinin sınırlarını, insanın gerçekte neye ihtiyaç duyduğunu, kendini nasıl anlaması gerektiği gibi meseleleri Klinik Psikolog Dr. Taha Burak Toprak ile konuştuk.
Psikoloji bugün gündelik dilimizden dizilere, sosyal medyadan ilişkilerimize kadar hayatın birçok alanında karşımıza çıkıyor. Sizce psikolojiye yönelik bu yoğun ilginin temelinde ne yatıyor? İnsanlar psikolojiden ne bekliyor?
Psikoloji belki tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar teveccüh görüyor. Bunun birçok nedeni olabilir ama en temelde insanların ciddi yaşam sorunları var ve bu hayatı nasıl yaşayacakları konusunda bilgi ve desteğe ihtiyaç duyuyorlar. Modern hayat, her gün ortaya çıkardığı yeni imkânlarla yaşam biçimimizi hızla değiştiriyor. Bu da geçmişten tevarüs ettiğimiz bilginin bugün için geçerliliğini sorgulatıyor. Bugüne dair yorumlar, bugün karşılaşılan sorunlara yetişemeyince modern hayatla aralarında bir boşluk oluşuyor. Bu boşluğu kapatabilmek için psikoloji, insanların fazlasıyla güvendiği bir alan hâline geliyor. Dolayısıyla bugün insanların "nasıl yaşayacağım?" sorusunun cevabını 'psikoloji biliminden' ve psikoterapiden öğrenmeye çalıştığını görüyoruz. Bu bağlamda psikoterapiyle kurduğumuz ilişki belirli psikopatolojilerin tedavisi ile sınırlı kalmıyor. Birçok insanın psikolojiden ve psikoterapiden beklediği şey aslında nasıl yaşayacağına, bir tür yaşam bilgeliğine dair cevaplar bulmak.
Psikoloji bunu vaat ediyor mu peki?
Örtük olarak vaat ediyor gibi gözüküyor ama böyle bir vaade hakkı ve haddi var mıdır? Bu tartışmaya açık bir şey. Psikoloji ve psikoterapi bilgisinin doğru yere konumlandırıldığını düşünmüyorum. İlk olarak bilimin ne olduğuyla ilgili eksikliklerimizi gidermemiz gerekir. Bilim, her daim sınırlı bir alanda kalan; insanların sorunlarını çözmek için anlaşılabilir, uygulanabilir ve tekrarlanabilir faydalı bilgiler sunmaya çalışan bir bilgi üretme biçimidir. Yanlışlanabilir olması, zaman içerisinde değişebilmesi ve sadece araştırılan ilgili bağlamda bize yarar sağlamayı hedeflemesi gibi sınırları vardır. Bu bilgi, gücü ve sınırları bilindiği takdirde çok kıymetli. Fakat bugün psikoloji bilgisinden kendi mecalinin çok ötesinde şeyler bekleniyor. "Hayatının anlamı nedir?", "Hangi değerler için yaşama değer?", "Doğru ve yanlışı nasıl ayırt edebilirim?" gibi psikolojinin ve psikoterapinin doğasında olmayan soruları onlara sormaya başlıyoruz. İçimizdeki boşluğun nasıl giderilebileceğine dair soruları psikolojiye sormak bu bilime yapılmış haksızlık. Çünkü bunlar, onun cevaplayabileceği sorular değil. Bilimin böyle bir iddiası da yok zaten. Psikoterapi, yeri geldiğinden tabiki bu meseleleri konu alabilir hatta pratiği sırasında gerektiğinde alması da gerekir ama bu bağlamda bir insanın doğru soruları sormasına yardımcı olabilir; ama ona bir metafizik sunması, bu sorunların cevaplarını bilimsel araştırma yöntemleriyle bulup bildiğine dair bir algıyı pekiştirmesi psikoterapinin de kendi sınırlarının ötesine geçmesi demek olur.
Modern psikolojinin insana ve insanın iyileşme, gelişme ve olgunlaşma ihtiyacına yaklaşımında temel sorun nerede ortaya çıkıyor?
Psikolojinin ve psikoterapinin ortaya çıkış hikâyesine dikkat kesildiğimizde gördüğümüz en kritik meselelerden biri, dinin insanların hayatından belirgin şekilde çekilmeye başlaması. Din, insanların zorlu yaşam olaylarıyla başa çıkma, travmalarını anlamlandırma, zorluklar karşısında yeniden motive olma, hayatı sürdürme, ilişkilerini düzenleme ve kendilerini aşırı tepkisel davranışlardan sakınarak daha yararlı davranışlarda bulunma gibi ihtiyaçlarına yanıt veriyordu. İnsanların hayatına belirli öğütlerle yön veriyordu. Metafizik sorularını cevaplarını cevaplıyor, anlama dair ihtiyaçlarını karşılıyor ve bu çerçeveye bağlı olarak da nasıl yaşayabilecekleri ile onlara bir yol yöntem sunmuş oluyordu. Modernite, yani sanayi ve şehir tecrübesi ve tecrübenin maksimizasyonu için aranan insan tipi dinin bulunduğu konumu oldukça zayıflattı. Zayıflayan bu konuma ek olarak yeni sorunlar ortaya çıkmaya başladı. İnsanlar ruhsal olarak daha çok zorlanmaya başladıkları bir dönem de en büyük teselli kaynaklarından da giderek mahrum hale gelmiş oldular. Tam burada psikoterapi, insanların hayatına belirgin bir biçimde girdi. Hâliyle burada psikoterapinin bilimsel sınırlarının ötesine geçen metafizik müdahaleleri bu karmaşık zeminde kendine yer buldu ve kuvvetlendi.
Bütün bu sorunların yanı sıra insanda fıtrî olarak bir gelişme, düzelme ve iyileşme arzusu var. Bunlar olmasa insan, hiçbir zaman olgunlaşma dediğimiz o güzel hâli tecrübe edemez. Olgunlaşma ihtiyacı çok kıymetli fakat bu da yine aynı tarihsel süreç içinde dönüştü. Aynı sistem, olgunlaşma ihtiyacını insanın en üst versiyonunu bulması, güç istenci ve işlevselliğini artırması gibi durumları çağrıştıran bir düşünceye dönüştürdü. Ama bizim için olgunlaşmak ve kemal bulmak, insanın güç istenciyle aynı şey değil. Bizim için çok daha derin ve farklı kavramlar var. İnsanın kulluğunu derinleştirmesi ve güzelleştirmesi, daha iyi bir kul olması, insanlar için daha faydalı olması ve daha mütevazı bir hâle gelmek için çalışması gibi amaçların kendi anlam dünyamızda yer bulması gerekiyor. Fakat biz bugün kendimizi tanımlamak için hümanistik bir insan anlayışının söylemlerini takip etmek zorunda kalıyoruz. İnsanın temel arayışlarına verilen cevaplar uygun şekilde sunulmadığında, kendisine daha güçlü sunulan cevapları tercih etmek durumunda kalıyor. Her anlayışın kendine göre faziletli noktaları vardır ama şu sorular üzerine düşünmemiz gerekiyor: Bu anlayış bize uygun mu? Bizim kendi anlam ve değer dünyamızla örtüşüyor mu? Bizim için hayatta bulunmanın anlamı, her an kapasitemizi daha güçlü hâle getirmek mi? Her an daha işlevsel biri olmaya çalışmalı mıyız? Bizim insanla ve doğayla kurduğumuz ilişki, bir meydan okuma ilişkisi mi? Yoksa bunlardan daha farklı bir insan anlayışımız mı var? Nerede şimdi? Onunla nasıl yeniden ilişki kurabiliriz?
Psikolojinin cevap veremediği bu temel sorular karşısında insan nasıl bir referansa ihtiyaç duyar?
İnsan, madde dünyasının ötesinde birçok tecrübeye, ruhunda hissettiği bir derinliğe sahip. İçinde sayıklanıp duran bir anlam arzusu ve sonsuzluk ihtiyacı var. Kendi iç dünyasını da dış dünyayı da sandığı gibi mutlak şekilde kontrol edemeyen, ölüm gerçeği karşısında da kırılgan olan bir varlıktır insan. Liberal kapitalizmin birçok aracı, insanın bu gerçeklerle karşılaşmaması için vardır. Hızlı eğlenceler ve hızlı tüketim, insanın düşünmemesi üzerine kurulu bir sistem oluşturuyor. Fakat insan, tüketim araçlarından, manipülasyondan, her gün daha güçlü olmak, her gün bir yere varmak, her gün daha müreffeh bir hayata kavuşmak gibi düşüncelerden sıyrılıp kendi gerçekliğine bakabilirse çok naif/kırılgan bir varlıkla karşılaşacak. Yunus'un bir parça naz makamında söylediği gibi: "Şuncacık toprağa yüklenir mi bunca yük?" Kontrolün oldukça sınırlı olduğu, ölüm gibi ciddi bir gerçeğin bulunduğu bu yaşam deneyiminde insan yine de bir şeyler yapma ihtiyacı hissediyor. Bu kadar derin bir meselesinin çözümünü sadece bir bilimden-psikololoji- ya da o bilime bağlı pratik bir müdahale disiplininden -psikoterapi- beklemek insaflı bir şey değil. Eğer psikoloji böyle bir bilgiyi taşıyor olsaydı zaten tüm insanlığın tâbi olduğu bir din hâline gelirdi. Tabii öyle varsayalınca da benzer bir tecrübeye sebep oluyor….
Hayatın anlamının ne olduğu, nasıl yaşanacağı, nelerin yaşamaya değer olduğu, doğrunun ve yanlışın, ahlakın ne olduğu gibi sorulara cevap veren temel referans noktası dinlerdir. Entelektüel bir insafla da bakılması gereken yer burasıdır. Dünyada hangi metinlerin ne konuda vaatler verdiğine, hangi disiplinlerin hangi araçlarla bilgi sunduğuna bakıldığında, belirli sorunların açık cevapların yalnızca dinde görülecektir. Bunu insanların dinin bu teklifini kabul etmeleri ya da reddetmelerinden bağımsız söylüyorum. Hangi sorunun cevabını nerede aramak makul ve mantıklıdır diye bakmanın yeterli olduğunu düşünüyorum. Tekrar bizim hikâyemize gelirsem, bu anlamda ben kendi ruh dünyamızı ve günlük hayatımızın yaşam zorluklarını, dinin bize sunduğu metafizik çerçeve ve bu çerçevede bize önerdiği yaşam bilgeliği ile yeniden düşünmemiz gerektiğini düşünüyorum. Fakat bizim bu konuda tembel bir hâlimiz var. Dini öğretilere karşı ilgisiz hâle geliyoruz; ilgisizleştikçe ya bu soruların cevaplarını başka yerlerde aramaya başlıyoruz ya da kavramları retoriğe kurban ediyoruz. Bu bilgileri gerçek insan deneyimiyle karşılaştırmıyoruz. Bu asırda yaşayan, üniversiteye giden, aile kuran ya da bir iş yöneten insanın günlük hayatında yaşadığı tüm meselelerle bu metafizik çerçeveyi irtibatlandırmıyoruz. Onun yerine büyük retorik söylemler kullanıp insanların oraya yetişmesini bekliyoruz.
Bu metafizik çerçeve insanın günlük hayatında nasıl bir karşılık bulabilir peki?
Kendi pratiklerini ve bunların insana ne önerdiğini/vaadettiğini hatırlamak gerekir önce. Burada öncelikli olanın insanın samimiyetle tefekkür etmesi, dua etmesi, tövbe etmesi ve tevekkül etmeyi hatırlaması olduğunu düşünüyorum. Bunlar sadece dini kavramlar değil. Daha kapsayıcı bir bilgiden bahsediyorum. "Benim akıp giden bir hayatım var. Bu hayatta belli ideolojilere, felsefelere göre yaşayacağım. Bir yerde de dini yaşayıp tövbe edeceğim" dediğinizde kopuk bir hayat yaşıyoruz. Mesela insan, suçlu hissetmesine vesile olacak hatalı davranışlarına aşırı odaklandığında depresif hâle gelir. Buna dair bir farkındalığı olmadığında ise davranışlarının sorumluluğundan ve sonuçlarından uzak duran sorumsuz, duyarsız bir insana dönüşür. Bunun arası nasıl olacak peki? İnsan hem depresifleşmeyecek hem de kibirli, duyarsız birine dönüşmeyecek. Burada bizim ihtiyacımız olan şey, insanın kendi kusurlarını görerek ve samimiyetle pişman olarak yeniden bir başlangıç oluşturmasını sağlayacak, ona ümit verecek bir çerçeve. Tevbe… Tevbe insanlığa çok büyük bir teklif sunuyor aslında. İnsana muhteşem bir çağrı bu.
Yine mesela, birçok zaman sonuçlarını kontrol edemediğimiz halde doğru olduğunu düşündüğümüz davranışı nasıl ve ne uğruna yapacağız? Burada belirsizliği nasıl göğüsleyeceğiz? Bu kritik soruya cevabı ise tevekkül sunuyor. Hayattaki güvenliğimizi tevekkül üzerinden çözmediğimiz için sadece kendimize güvenerek cesaret almaya çok alışmışız. Bu yüzden tevazu tehlikeli geliyor bize çünkü o tevazu ile karşılaştığımızda varsayımsal kendine güveni bırakmak zorunda kalıyorsun. İnsan tevazuya yaklaştıkça, kendi doğasını fark ettikçe, diğer insanlara karşı bir üstünlüğü olmadığını gördükçe doğal olarak sorunları çözülecektir. Dolayısıyla bu kavramlarla doğru bir rehberlikle hayatımıza yeniden katıldığında, insan gerçeğinden uzaklaşacak retorikler haline dönüştürmeden aradığımız ne varsa burada bulacağımıza inanıyorum. "Bugüne kadar yaptığım güzellikler Allah'ın bana ihsanları vesilesiyle oldu. Benim diğer insanlara kıyasla bir üstünlüğümden dolayı olmadı. Dolayısıyla bugüne kadar Allah yardım ettiyse bugünden sonra da eder. Bir şeylerin iyi gitmesi için benim üstün olmama gerek yok."
Bazı psikoterapi yöntemlerine baktığımızda ise insanın olumsuz duygulardan kurtulmasına yönelik bir vaat söz konusu. İnsanlar da kaygı, pişmanlık, suçluluk ve keder gibi rahatsız edici duygulardan bir an önce kurtulmak istiyor. Bu duygularla nasıl bir ilişki kurmamız gerekiyor?
Liberal kapitalist sistemin en büyük vaadi mutluluk. Eğer insan kendini gerçekleştirecekse, bunu da mutluluk üzerinden tanımlıyor: "Dünyada incinmemek, rahatsız edici duyguları yaşamamak mümkün. Dolayısıyla kendim için doğru tedaviyi bulursam mutluluk üreten bir makine olabilirim." Fakat biliyoruz ki insan hiçbir zaman mutluluk üreten bir makine olamaz. Yalnızca rahatsız olduğu belirli duygulardan kaçmaya çalışarak bu duyguların kendisindeki şiddetini artırır. Kendisine vaat edilen mutluluğa ulaşamadığında ise daha da panikler. Kaygının yönetilmesi psikoterapi için güzel bir başlık ve bununla ilgili güzel tedaviler var. Ama bazen bu sorunu artıran şey insanın kaygılarından ve suçluluk, pişmanlık gibi duygulardan aşırı korkmasındadır. Bunlar bir dönem psikoterapinin gördüğünde ortadan kaldırmaya çalıştığı duygulardı. Burada yol çatallaşıyor. İlk yol, yeniden coşkulu bir işlevselliğe dönebilmek için bu duygunun verdiği rahatsızlıktan ve yavaşlıktan kaçıp onu örtmek. Olumsuz anlamdaki psikoterapi kültürünün ben hâlâ buna hizmet ettiğini düşünüyorum. İkinci yol ise durmak ve anlamaktan geçiyor. Pişmanlık duygusu, "Sen kendi değer sistemine uygun olmayan bir davranışta bulundun" diyerek bizi uyarıyor aslında. "Ben nerede bir hata yapmış olabilirim?" düşüncesiyle hatalarımızı muhasebe etme gibi önemli bir alışkanlığı edinmemiş olmamız, bu duygularla olan ilişkimizi bozuyor.
Hâlbuki bu duygular, en başta konuştuğumuz insanın olgunlaşma hikâyesinde en çok ihtiyaç duyduğu alanlar. Merhamet ve empati gibi duyguları ya da ahlaki davranışı tercih edebilmek gibi becerilerimizi suçluluk duygularımızdan ve pişmanlıklarımızdan öğreniyoruz. Bunu yadsırsak bu duyguların bize hissettirdiği sıkıntıdan kurtulmak için kendi derinliğimizi kaybediyoruz. Bunlar olmasa insan hayattan hiçbir şey öğrenemez. Dolayısıyla hata yapmış olma deneyimini kabul edebilecek bir iç derinlik oluşturmamız lazım. Her an mutluluğu aramak yerine, gerçekten anlam dünyamıza uygun bir yaşamı sürdürmek için tefekkürden ve hata yapma muhasebesinden istifade etmemiz gerekiyor. İnsanın duygularını ve düşüncelerini sandığı kadar kontrol edemeyeceği gerçeğiyle yüzleşmesi kritik. Biz iç ve dış dünyamızda mutlak kontrol sağlayamayacağımızı kolay kolay kabullenemiyoruz. Bazen zihnimizde hiç karşılaşmak istemediğimiz düşünceler, fikirler ve hatıralar belirebiliyor; düşüncelerimizi dahi istediğimiz kıvama getiremiyoruz. Duygularımız da her zaman istediğimiz coşkuda bizi desteklemiyor. Bazen yapmak istediğimizin tersine duygu ve dürtülerle karşılaşıyoruz ve bunları ortadan kaldıramıyoruz. Bize düşen, bütün bu tecrübeler karşısında nasıl hareket edebileceğimize dair referansları bulmak. Kontrol edemediğimiz dışsal ve içsel tecrübelere doğru şekilde tepki verebilmeyi, kendi değerlerimize uygun hareket edebilmeyi seçebilecek bir iradeye sahibiz. İlginç bir şekilde son dönemde belirli psikoterapi ekolleri de dinlerin bize sunduğu insan anlayışına belirli yönlerden yaklaşmaya başladı. Mesela travma sonrası kabul, şükran, değer, travma sonrası büyüme gibi kavramlar yaygınlaştı. Bugün psikoterapinin belirli ekollerinin yaptığı özeleştirilerden biri de insanın bu duygulardan kaçmak yerine onları kabul etmeyi öğrenmesi ve mutluluk yerine kendi değerlerine uygun davranabildiği bir hayatı hedeflemesi gerektiği yönünde.
Biz de yaşadığımız birçok durumu açıklarken psikolog gibi kavramlar kullanmaya başladık. Bu kavramları gündelik dilde bu kadar çok kullanmak bize yardımcı oluyor mu?
İnsan, belirsizlikten rahatsız oluyor ve belirsizlik anlarında kontrol ihtiyacı hissediyor. Dolayısıyla hepimiz yaşadığımız olayları anlamlandırma ve açıklama ihtiyacı hissediyoruz. Kavramlar bazen bize bu konuda hızlı bir rahatlama sunuyor. Siz bir durumu bir kavramla isimlendirdiğiniz zaman, onu anlamak için derinlemesine emek vermenize gerek kalmıyor. Tanımladığınız kavram, kitap bilgisiyle birlikte size hazır bir açıklama sunuyor. Artık tanımladığınız durumun nasıl oluştuğuna, nasıl geliştiğine ve nasıl değişebileceğine dair ciddi bir bilgi birikimine sahip oluyorsunuz. Bu adlandırma, insanların birbirini gerçekten anlamasının önünde bir engel teşkil ediyor. Kullanılan birçok kavram, insanların birbirlerini hafife almak, eleştirmek, hakaret etmek ya da ötekileştirmek için kullandıkları etiketlere dönüşüyor. Böylece, kendisinden ümit beklediğimiz bilimin iktidarına yaslanarak bir pozisyon edinmiş oluyoruz. Fakat kurduğumuz ilişkideki çatışmayı anlamak, oradaki kendi duruşumuzu muhasebe etmek epey emek isteyen bir süreç ve birçok zorlayıcı duyguyla karşılaşmayı gerektirir. Ama birine narsisist dediğimizde bizim için mesele hızlıca çözülmüş oluyor.
Bu kavramları kullanırken psikopatoloji nedeniyle ıstırap çeken insanların da hakkına girdiğimiz yerler oluyor. Mesela şizofreni dediğimizde ciddi bir psikiyatrik tablodan bahsediyoruz. Tedavisi konusunda da çeşitli güçlükler barındıran bu ciddi psikiyatrik tabloyu, günlük hayatta birinin tutarsızlığını ifade etmek için kullanıyoruz. İnsanın gerçek yaşam olayları üzerine samimi tefekkürünün yerini etiketler aldıkça, meseleleri hem kendimize hem de çevremize açıklama kabiliyetimiz azalıyor. Dolayısıyla bu kavramları kullanarak günlük dilimizi, düşünce dünyamızı ve ilişkilerimizi yüzeysel hâle getiriyoruz. Bence bu kavramları, ilgili disiplinlerin uzmanlarına bırakmak gerekir. Sosyal hayatta böyle bir kavram kullanımına ihtiyaç yok. Hayat, durumları hazır kavramlarla etiketlemekten ziyade, onların ne olduğunu gerçekten anlamamızı gerektiren bir süreç. Dolayısıyla bu hızlı etiketlemeler, birçok yerde empatinin önünde bir engele dönüşüyor.
Sosyal medyada bugün en çok psikoloji içerikleri ilgi görüyor. Bu içerikler insanlara ne sunuyor?
Bu kısa videolar, kavramsallaştırma, kaygıyı azaltma ve duygularını kontrol ettiğini varsayma gibi ihtiyaçları karşılıyor; kişi de giderek kendi gerçeğinden uzaklaşıyor. Seanslarda biz bu durumla çok karşılaşıyoruz. Bir konu hakkında konuşan kişilerin, bu bilgileri kısa süreli sosyal medya içeriklerinden edindiğini fark ediyoruz. Bir insan çok fazla psikolojik kavram kullanıyorsa, bunların önemli bir kısmını o içeriklerden edinmiş oluyor. Ben bunun bir psikolojik içgörü oluşturduğunu düşünmüyorum. Aksine psikolojik içgörüyü baltaladığı görüşündeyim. Sosyal medya, insanları başkaları üzerine düşünme ve kendilerini etiketlerle açıklama gibi bir eğitim sürecine sokuyor. Bu da insanı ciddi anlamda yüzeyselleştiriyor. Binlerce takipçili bir hesabın üç dakikalık bir psikoloji videosunu izleyen kişi, bir sürü kavramla yüklenmiş oluyor. Dolayısıyla daha evvel "Acaba burada ne olup bitiyor?" diye düşündüğü durum için artık çok güçlü bir açıklama bulmuş oluyor. Bu bir çeşit niceliğin egemenliği aslında. Gerçek anlamda bizi doğruya götürmez.
Psikolojik içgörü, insanın kendi duygularının, düşüncelerinin ve dürtülerinin farkına varmasını gerektirir. Hangi durumlarda hangilerinin devreye girdiğini, nasıl davrandığını, ne niyetlerle hareket ettiğini ve bu hareketlerinin sonuçlarının ne olduğunu görebilmesi gerekir; kendi üzerine düşünmesini gerektirir. Bu ise kavramlarla kazanılacak bir bilinç değil. Yaşadığımız durumun psikolojideki karşılığını öğrenmek, tek başına psikolojik içgörüye vesile olmaz. Özellikle sosyal medyanın bu şekilde kullanılması, bu bilinci sekteye uğratıyor. Belki burada özeleştiri yapılabilir. Makul ve aklı başında uzmanların bu konuda yeteri kadar içerik üretmemesinin de bunda bir payı olduğunu düşünüyorum. Ben son bir iki yıldır bunu düşünmeye başladım çünkü boşlukta kalan insanın Instagram'daki içeriğe tutunduğunu görüyorum.
Sizin kendi gözlemlerinizi de merak ediyoruz; insanların psikoterapiye başvurmasına en çok neden olan sorunlar neler?
Belli başlı konu başlıkları verebiliriz. Mesela kaygı bozukluğuyla bize gelen insan sayısı çok fazla. Giderek artan bir biçimde ilişki sorunları ve kimlik bunalımlarıyla psikoterapiye başvuruyorlar. Ama tabi eğer tüm sorunları belirli temel zorluk alanlarına indirgemeye çalışsak belirsizliğe olan tahammülsüzlüğün öne çıktığını düşünebiliriz. Bu tahammülsüzlük arttıkça insanların kaygıları da artıyor. Rahatsız edici olduğunu düşündükleri duygulara tahammülleri azaldıkça psikolojik zorlanmaları da artıyor. Bu ikisi, benim deneyimimde en sık gözlemlediğim sorun kaynakları diyebilirim. Belirli bir düzeyde düşünen insan, hayatın gerçekten belirsizliklerle dolu olduğunu görmüş oluyor. Burası bir çeşit farkındalık alanı. Ama bundan sonra ne yapacağı çok kritik. Bunu fark etmeyen insanlar daha yüzeysel bir hayat yaşayabilirler belki. Fakat hayatı kontrol edemeyeceğini gören bir insan için asıl mesele, bu gerçekle nasıl yaşayacağı. Dünyanın şu andaki konjonktüründe çok mutlu olan bir insan büyük oranda duyarsızdır diye düşünüyorum. Bir sürü ıstırap, acı ve zorluk var. Önemli olan hüzün, keder, kaygı, pişmanlık, belirsizlik, suçluluk gibi duygulara tahammül edebilmek; her an ne yaşayacağından emin olmadan da ilgili bağlamda doğru olduğuna inandığın şeyi yaparak sorumluluğunu alabilmek. Çok kolay diye söylemiyorum ama çözümün bu olduğuna inandığım için kendime de insanlara da hatırlatmak istiyorum.
Dr. Taha Burak Toprak kimdir?
Doktor klinik psikolog ve psikoterapisttir. İstanbul Üniversitesi'nde sosyoloji ve psikoloji lisans öğrenimi gördü; aynı üniversitede sosyoloji yüksek lisans programını, ardından Okan Üniversitesi'nde klinik psikoloji yüksek lisans programını ve 2022'de Hasan Kalyoncu Üniversitesi'nde klinik psikoloji doktora öğrenimini tamamladı. 2010-2019 arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Psikoloji Ünitesi'nde klinik psikolog ve psikoterapist olarak çalıştı. 2018-2023 arasında Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Sabahattin Zaim Üniversitesi ve İbn Haldun Üniversitesi psikoloji bölümlerinde lisans ve lisansüstü dersler verdi. Hâlihazırda İbn Haldun Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmakta; Klinik Psikoloji Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürütmektedir. 2020'de meslektaşlarıyla birlikte kurdukları Psikoloji ve Psikoterapi Araştırmaları Derneği'nin kurucu başkanlığını yapmaktadır. Yayımlanan kitapları: İslam Düşüncesinde Psikoloji ve Psikoterapi (2021), Psikoloji Tarihini Yeniden Düşünmek (2023), Psikoterapi ve Ötesi (2024), Yaşamı Yeniden Düşünmek (2026).