Lacivert Yazı İşleri: Ekrem Kızıltaş "15 Temmuz, Türkiye için gerçek anlamda bir milattır"

Ekrem Kızıltaş 15 Temmuz, Türkiye için gerçek anlamda bir milattır
Giriş Tarihi: 16.09.2026 14:56 Son Güncelleme: 16.09.2026 14:56
Cumhuriyet tarihi boyunca yapılamayan pek çok yatırımın son çeyrek yüzyılda gerçekleştirildiğini zaten biliyoruz. Fakat özellikle son on yılda savunma sanayiinde yaşanan sıçrama çok daha dikkat çekicidir. Birkaç yüz milyon dolarlık savunma ihracatı yapan bir ülkeden, bugün yaklaşık 10 milyar dolar seviyesini zorlayan bir ihracat kapasitesine ulaşmış bulunuyoruz.

15 Temmuz Darbe Girişimi ve bu darbeye karşı milletçe verilen destansı direnişin 10. yıldönümünü idrak ediyoruz. Milletin azmiyle ezilen darbe girişiminin sonrasındaki süreç Türkiye açısından oldukça dikkat çekici ve önemli gelişmelere yol açtı. Geçen zamanın sunduğu görüş imkanını da arkamıza alarak tarihimizde benzeri olmayan bu darbenin ülkemiz için ne anlama geldiğini, aslında neleri hedeflediğini, buna karşı kazanılan zaferinse on yıllık süreçte Türkiye'ye neler kazandırdığını, ne gibi kapılar açtığını işin ehline soralım dedik. 15 Temmuz'u ve sonrasındaki sürecin yol açtığı gelişmeleri, sürecin yakından şahidi olan yılların tecrübeli gazetecisi ve yazarı Ekrem Kızıltaş Lacivert'e anlattı.

15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden on yıl geçti. Bugünden geriye baktığınızda, getirilerini ve götürülerini ayrıca konuşacağız ama öncelikle şunu sormak isteriz: Sizce 15 Temmuz darbe girişimi Türkiye'de neyi yıkmayı, neyi değiştirmeyi hedefliyordu?

15 Temmuz'un onuncu yılına geldik. Birinci yıl, beşinci yıl, onuncu yıl gibi dönüm noktaları her zaman ayrı bir önem taşır. Dolayısıyla onuncu yıl, bu hadiseye daha sağlıklı ve bütünlüklü bakabilmek açısından gerçekten önemli bir eşik. Geride kalan on yıla baktığımızda şunu görüyoruz: 15 Temmuz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yönelik uzun yıllar boyunca hazırlıkları yapılmış büyük bir operasyondu. Muhtemelen amaç, bu ülkeyi ele geçirmek, belki parçalamak, belki kısmen işgal ettirmek ama her hâlükârda Türkiye'yi dış güçlerin arzu ettiği istikamete sevk etmekti. 15 Temmuz, bu uzun hazırlığın "altın vuruşu" olarak planlanmıştı.

Bu darbe girişiminin faili olduğunu düşündüğümüz FETÖ yapılanmasının 1970'li yıllardan itibaren sistemli biçimde hazırlık yaptığını bugün daha net görebiliyoruz. Kendilerini hizmet hareketi gibi göstererek, dinî duyguları istismar ederek geniş kitleleri etkilediler. Dışarıdaki insanlar da bunları gerçekten hizmet eden bir yapı zannederek hüsnü azan beslemek durumunda kaldılar. Aslında bu yapının ilk açık kalkışmasını 7 Şubat 2012'de gördük. MİT Müsteşarı'nın ifadeye çağrılması sıradan bir hukuk işlemi değildi. Bunun iki önemli hedefi vardı. Birincisi, Türkiye'nin onlarca yıldır mücadele ettiği terör sorununu çözmeye yönelik girişimleri sabote etmekti. Devlet, kendi inisiyatifiyle bu meseleyi çözmeye çalışırken, "Siz kimsiniz de bunu yapıyorsunuz?" dercesine MİT Müsteşarı'nı ifadeye çağırdılar. İkincisi ise dönemin parlamenter sistemiyle ilgiliydi. MİT Müsteşarı doğrudan Başbakan'a bağlıydı. Eğer ifadeye gitseydi, savcının tutuklama kararı vermesi ihtimali vardı. Geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, önce MİT Müsteşarı'nın, ardından da Başbakan'ın tutuklanmasına kadar uzanabilecek bir süreç planlanmıştı. MİT Müsteşarı durumu Sayın Cumhurbaşkanımıza bildirdiğinde, kendisine "Sakın gitme." talimatı verildi. Ardından güvenlik güçlerinin de devreye girdiği, zaman zaman çatışma ihtimaline kadar varan gerginliklerin yaşandığı bir süreç oldu. Sonrasında ise hem MİT'in yapısını güçlendiren hem de devletin içeriden ve dışarıdan gelebilecek benzer saldırılara karşı kendisini korumasını sağlayan önemli hukuki düzenlemeler gerçekleştirildi.

MİT krizinden sonra Gezi olayları geliyor. Bu olaylar arasında FETÖ ortak paydasında paralellikler olabilir mi?

Bugünden geriye baktığımızda, FETÖ yapılanmasının bu süreçte doğrudan olmasa bile dolaylı biçimde etkili olduğunu söylemek mümkün. İlk bakışta birkaç ağacın kesilmesine karşı başlayan çevreci bir tepki gibi görünen olayların, zaman içerisinde hükümeti iş yapamaz hâle getirmeyi hedefleyen bir girişime dönüştüğünü artık daha net okuyabiliyoruz. Sosyal medya üzerinden insanların ciddi biçimde yönlendirildiğini ve manipüle edildiğini bugün daha iyi anlıyoruz. Ayrıca o dönemde devlet bürokrasisi içinde bazı kişilerin de bu yapının etkisine girdiği veya çeşitli yollarla ikna edildiği kanaatindeyim. Çünkü başlangıçta birkaç ağaç üzerinden yürüyen tartışmalar, kısa süre sonra "üçüncü havalimanı yapılmasın", "üçüncü köprü yapılmasın", "otoyollar yapılmasın" gibi tamamen farklı taleplere dönüştü. Bunların çevre hassasiyetiyle açıklanması mümkün değildi. Bunun hemen ardından ise Cumhuriyet tarihinin belki de benzeri görülmemiş bir girişimiyle karşı karşıya kaldık: 17-25 Aralık operasyonları... Bu operasyonlar, dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı'nın da ifadesiyle, "gerektiğinde çöpe atılabilecek dosyalar" üzerinden hükümeti devirmeyi amaçlayan bir girişimdi. Çünkü operasyonların dayandığı dosyaların ne POLNET'te ne de UYAP'ta kayıtları vardı. Zamanında yapılan müdahaleler sayesinde bu girişim de sonuçsuz kaldı.

Bu operasyonların arkasındakilerin temel hedefi sadece hükümeti devirmek miydi, yoksa daha kapsamlı bir plan mı söz konusuydu?

Bugünden geriye baktığımızda şunu daha net görebiliyoruz: Türkiye üzerinde hesapları olan dış güçlerin asıl problemi, o gün de bugün olduğu gibi Recep Tayyip Erdoğan'dı. Onu siyaset sahnesinden uzaklaştırabilirlerse AK Parti içerisinde kendi arzu ettikleri değişiklikleri yaptırabileceklerini, hükümeti istedikleri doğrultuda yönlendirebileceklerini düşünüyorlardı. En azından 15 Temmuz'a kadar yaşanan süreçlere baktığımızda bunu görüyoruz. Uygulanan yöntem klasik bir askerî darbeden ziyade farklı bir darbe tekniğiydi. Temel hedef, Recep Tayyip Erdoğan'ı devre dışı bırakmaktı. 17-25 Aralık sürecinde de amaçlarına ulaşamadılar. Burada "Çiğ yememişsen karnın ağrımaz." sözünü hatırlamak gerekiyor. O günlerde "Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğu" gibi çok ağır ithamlar dile getirildi. Bugün geriye dönüp baktığımızda ise ortada bu iddiaları doğrulayacak bir tablo olmadığını görüyoruz. Çünkü bütün mesele, hükümeti gerçekten yolsuzluk üzerinden hesap vermeye zorlamak değildi. Amaç; gerektiğinde çöpe atılabilecek dosyalar üzerinden hükümeti iş göremez hâle getirmek, bazı isimleri tasfiye etmek ve siyasi iradeyi zayıflatmaktı.

Bu süreçten sonra devletin de FETÖ yapılanmasına yönelik çalışmalarını daha sistemli biçimde sürdürdüğünü biliyoruz. Burada atlamamamız gereken önemli bir konu daha var: Dershaneler meselesi. Çünkü dershaneler, FETÖ'nün en önemli insan kaynağı devşirme mekanizmalarından biriydi. Bu yapının çözülmesine yönelik en kritik adımlardan biri de dershanelerin dönüştürülmesi süreciydi. Yine aynı dönemde Milli İstihbarat Teşkilatı'nın yürüttüğü çalışmalar sonucunda ByLock sisteminin çözülmesi son derece önemli bir gelişmeydi. Bu haberleşme ağı, örgütün kendi içinde kullandığı, farklı şifreleme katmanlarına sahip büyük bir veri havuzuydu. MİT ve ilgili devlet kurumları bu sistemi çözmeye başladıkça örgütün devlet içerisindeki yapılanması daha görünür hâle geldi. 2016 yılına gelindiğinde özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri içerisine sızmış FETÖ mensuplarının önemli bir kısmı tespit edilmeye başlanmıştı. Ağustos ayında yapılacak Yüksek Askerî Şûra toplantısında bu isimlerin önemli bölümünün tasfiye edilmesi bekleniyordu. Kanaatimce, 15 Temmuz'un erkene çekilmesinin en önemli sebeplerinden biri de buydu. Çünkü yaklaşık kırk yıl boyunca büyük emek vererek kurdukları yapılanmanın kritik isimleri görevden alınacaktı. Aralarında generallerin de bulunduğu bu kadroları kaybetmemek için, aslında daha sonraki bir tarihte gerçekleştirmeyi planladıkları darbe girişimini mecburen 15 Temmuz'a, hatta o gün de operasyon saatini 21:30'a çekmek durumunda kaldılar. Bu değişiklik, darbe planlarının önemli ölçüde bozulmasına yol açtı.

Tam da bu noktada millet devreye girdi. Sayın Cumhurbaşkanımızın televizyon ekranlarından yaptığı çağrının ardından Türkiye'nin dört bir yanında insanlar meydanlara indi. Havalimanlarına gidildi, askerî birliklerin önünde büyük kalabalıklar oluştu. Bazı şehirlerde uçakların kalkmasını engellemek için pistlere çöp kamyonları ve otobüsler çekildi. O gece yaşananlar, sabaha kadar devam eden büyük bir direnişe dönüştü. Bana göre bu, tarihte bir milletin çıplak elleriyle kazandığı en büyük zaferlerden biridir. Ben meseleye biraz daha farklı bir pencereden de bakıyorum. Kanaatimce Cenab-ı Hak o gece bu millete çok büyük bir fırsat verdi. Devletin kılcal damarlarına kadar sızmış yapıları temizleyebilmenin ve ülkenin gerçek sahipleri tarafından yeniden ayağa kaldırılmasının önü açıldı. Çünkü 15 Temmuz'a kadar konuşamadığımız pek çok meseleyi o geceden sonra konuşmaya başladık. O tarihe kadar aklımıza bile gelmeyen soruları sormaya başladığımız gibi, daha önce hiç düşünmediğimiz cevaplarla da yüzleştik. Bu açıdan bakıldığında 15 Temmuz, bastırılmış bir darbe girişiminden ibaret değil. Türkiye'nin devlet yapısını yeniden gözden geçirmesine imkân sağlayan tarihî bir dönüm noktası oldu.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ülkemizde nelerin değiştiğine dair bir çerçeve çizer misiniz?

Bence 15 Temmuz, Türkiye açısından gerçek anlamda bir milat oldu. Çünkü o geceye kadar çeşitli sebeplerle atılamayan pek çok adım, darbe girişiminin ardından kararlılıkla atılmaya başlandı. Bunun ilk örneklerinden biri, darbe girişiminden kısa süre sonra başlatılan Fırat Kalkanı Harekâtı oldu. Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere bazı ülkelerin ve onların içerideki uzantılarının itirazlarına rağmen Suriye'nin kuzeyine yönelik ilk büyük sınır ötesi operasyonunu gerçekleştirdi. Ardından gelen diğer harekâtlarla birlikte kuzey Suriye önemli ölçüde istikrara kavuştu. Bu noktada ister istemez şu soruyu soruyoruz: Eğer bu yapılabiliyorduysa neden 2016'ya kadar beklendi? Kanaatimce bunun önemli sebeplerinden biri, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin üst kademelerinde bulunan bazı isimlerin FETÖ ile irtibatlı olmalarıydı. Bu kişiler, son derece aşağılık yöntemlerle Türkiye'nin terörle mücadelesini zaafa uğratabilecek kararlar aldılar.

15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan gerçeklerden biri de sınır güvenliğiyle ilgiliydi. Suriye'nin kuzeyindeki terör yapılanmalarının Türkiye'ye yönelik roket saldırıları düzenlediğini biliyorduk. Bize sürekli şu açıklamalar yapılıyordu: "Şu kadar roket atıldı, misliyle karşılık verildi." Fakat sonradan anlaşıldı ki durum hiç de öyle değildi. Evet, roketler atılıyordu; ancak onlara gerektiği şekilde karşılık verilmiyordu. Çünkü karşı taraftan emir alanlarla içeride o saldırılara cevap vermesi gereken bazı kişiler aynı merkezden talimat alıyordu. Dolayısıyla Türkiye'nin güvenliğini korumak yerine başka bir planın hayata geçmesini bekliyorlardı. 15 Temmuz gecesiyle ilgili dikkat çekici başka bir ayrıntı da var. Darbe girişiminden yaklaşık bir hafta önce PKK başta olmak üzere birçok terör örgütünün faaliyetlerinde belirgin bir durgunluk yaşanıyor. Örgüt mensuplarının sınır hattına yoğunlaştığı görülüyor. Buna ilişkin farklı değerlendirmeler yapılıyor. Eğer darbe başarılı olsaydı, sınırın ötesinde bekleyen bazı unsurların Türkiye'ye kolaylıkla geçerek çok daha büyük bir kaos oluşturabileceğine dair ciddi iddialar ve senaryolar mevcut.

Az önce "Bir milletin çıplak elleriyle kazandığı en büyük zaferlerden biri." ifadesini kullandınız. Bu direniş, sembolik anlamda Türk milleti açısından ne ifade ediyor? O gece yaşananlar ve sonrasında ortaya çıkan toplumsal refleks bize hangi hususiyetlerimizi hatırlattı?

Bu gerçekten üzerinde uzun uzun konuşulabilecek bir konu. Aslında 15 Temmuz'a kadar FETÖ konusunda toplum birçok kez uyarıldı. Başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere devletin çeşitli kurumları dershaneler meselesinden MİT krizine, 17-25 Aralık sürecinden Millî Güvenlik Kurulu kararlarına kadar pek çok vesileyle bu yapıya dikkat çekti. Mahkeme kararları da vardı. Uyarılar yapılıyordu. Buna rağmen toplumun çok büyük bir kısmı, bu yapının bir gün tanklarla, uçaklarla, silahlarla milletin karşısına çıkabileceğini hayal bile etmiyordu. Bu yüzden darbe haberini alan insanların ilk tepkisi şu oldu: "Bir dakika... Ne darbesi?" Çünkü Türkiye daha önce darbeler yaşamıştı. 27 Mayıs'ta da 12 Eylül'de de toplum uzun süre psikolojik olarak hazırlanmıştı. İnsanlar birtakım gelişmeler olacağını hissediyordu. 15 Temmuz ise tamamen farklıydı. Kimsenin beklemediği bir anda gerçekleşti. İnsanlar sıra dışı bir durum olduğunu fark ettikleri anda da hiç vakit kaybetmeden harekete geçtiler. Bence bunun teknik bir açıklaması yok. Sadece İstanbul'da ya da Ankara'da değil; İzmir'de, Konya'da, Malatya'da, Erzurum'da, Bursa'da... Türkiye'nin dört bir yanında insanlar aynı anda sokaklara çıktı. İnsanlar ellerinde hiçbir silah olmadan tankların, helikopterlerin ve ağır silahların karşısına çıktılar. Askerlere dönüp, "Evladım, sen yanlış yapıyorsun." dediler. Kimi tankların önüne yattı. Kimi tankın üzerinden geçmesine rağmen yeniden kalkıp önüne geçti. Basın Ekspres Yolu'nda atletlerini çıkarıp tankların egzozlarına tıkayarak altı tankı durduran insanlar oldu. Hayatında ilk kez tank kullanan vatandaşların, ele geçirilen tankları güvenli bölgelere çektiğine şahit olduk.

Bütün bunlar sıradan hadiseler değildi. Bana göre o gece yaşananları sadece sosyolojiyle ya da siyaset bilimiyle açıklamak mümkün değil. Orada milletin iradesinin yanında manevi bir boyut da vardı. Çünkü insanların kalplerinden korku adeta çekilip alınmıştı. İslam geleneğinde "sekîne" diye bir kavram vardır. Cenab-ı Hakk'ın insanların kalplerine huzur ve cesaret indirmesi anlamına gelir. Ben o gece tam olarak bunun yaşandığı kanaatindeyim. İnsanların içinden korku adeta çekilip alındı. Düşünün; o gece şehit olan 253 kardeşimizin hayat hikâyelerine baktığınızda çok dikkat çekici ayrıntılar görüyorsunuz. Evinden çıkmadan önce abdest alıyor, iki rekât namaz kılıyor, çocuklarına son kez bakıyor, eşiyle helalleşiyor. Sanki şehit olacağını hissedercesine evinden ayrılıyor. Bütün bunlar sıradan hadiseler değil.

Darbe girişimi bastırıldı; fakat sonrasında Türkiye eski düzeniyle devam etmedi. Siyasi ve idari anlamda birçok değişiklik yaşandı. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi'ne geçildi, savunma sanayiinde ve enerji politikalarında önemli hamleler yapıldı. Bütün bunları 15 Temmuz'un ardından ortaya çıkan kazanımlar olarak değerlendirmek mümkün mü?

Evet, bunların önemli ölçüde 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan atmosferle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz. Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi elbette bir gecede ortaya çıkmış bir fikir değildi. Aslında geçmişte birçok devlet adamı Türkiye'nin böyle bir yönetime ihtiyaç duyduğunu dile getirmişti ancak Türkiye'nin buna geçebilmesi kolay görünmüyordu. Bunu uzun teorik tartışmalar yerine somut örneklerle anlatmak daha doğru olur. Mesela Türkiye bugün hâlâ parlamenter sistemle yönetiliyor olsaydı, 2019 sonunda başlayan Covid-19 salgınında çok daha ağır bedeller ödeyebilirdi. Çünkü alınması gereken kararlar günlerce, belki haftalarca Meclis'te tartışılacak, farklı siyasi hesaplar devreye girecek ve karar alma süreçleri yavaşlayacaktı. Kısa süre içerisinde şehir hastaneleri devreye sokuldu, yeni hastaneler inşa edildi ve sağlık sistemi olağanüstü bir yükü yönetebildi. Bir başka örnek ise 6 Şubat depremleridir. Bugün geriye dönüp baktığımızda iki yıl gibi kısa bir sürede yaklaşık 455 bin konutun tamamlanarak depremzedelere teslim edilmiş olduğunu görüyoruz. Bu rakam gerçekten olağanüstü. Neredeyse bazı Avrupa ülkelerinin nüfusunu barındırabilecek büyüklükte yeni yerleşim alanları kuruldu.

15 Temmuz sonrasında oluşan toplumsal irade bu dönüşümün gerçekleşmesini mümkün kıldı. Ama bana göre asıl önemli olan yalnızca yönetim sisteminin değişmesi değildir. 15 Temmuz, Türkiye'nin kendi ayakları üzerinde durma kararlılığını pekiştiren tarihî bir eşik oldu. Bugün kendi otomobilimizi konuşuyoruz. Savunma sanayiinde geliştirdiğimiz füze sistemlerini konuşuyoruz. Millî muharip uçağımızı, İHA'larımızı, SİHA'larımızı, Altay tankını, yerli motor projelerini, uydularımızı ve uzay çalışmalarımızı konuşuyoruz. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılamayan pek çok yatırımın son çeyrek yüzyılda gerçekleştirildiğini zaten biliyoruz. Fakat özellikle son on yılda savunma sanayiinde yaşanan sıçrama çok daha dikkat çekicidir. Birkaç yüz milyon dolarlık savunma ihracatı yapan bir ülkeden, bugün yaklaşık 10 milyar dolar seviyesini zorlayan bir ihracat kapasitesine ulaşmış bulunuyoruz.

Son dönemde özellikle sosyal medya üzerinden Turkuvaz Medya'yı hedef alan çeşitli kampanyalar ve ithamlar görüyoruz. Sizce neden özellikle Turkuvaz Medya hedef seçiliyor? Bu saldırılarla ne amaçlanıyor?

Eski bir söz vardır: "Meyve veren ağaç taşlanır." İmam Şâfiî Hazretleri'nin çok anlamlı bir sözü de vardır. Der ki: "Nerede durman gerektiğini anlamak istiyorsan, düşmanın attığı okların yönüne bak. Okların hedef aldığı yer, senin durman gereken yerdir." Ben meseleye biraz böyle bakıyorum. Turkuvaz Medya, özellikle FETÖ ile mücadelenin kamuoyunda yeni yeni konuşulmaya başlandığı 2009'lu yıllardan itibaren bu konuda en net tavır alan medya kuruluşlarından biri oldu. Televizyonlarıyla, gazeteleriyle, dergileriyle toplumu sürekli uyardı. FETÖ'nün gerçek yüzünü anlatan yayınlar yaptı. Bir anlamda bu mücadelenin medya ayağındaki en önemli merkezlerden biri hâline geldi. Bunun sembolik bir göstergesi de 15 Temmuz gecesidir. O gece darbecilerin ele geçirmek istedikleri ilk kurumlardan bazıları A Haber ve Sabah Gazetesi oldu. Allah'a hamdolsun, bunu başaramadılar.

Bugün de aynı duruştan rahatsız olan çevrelerin bulunduğunu düşünüyorum. FETÖ ile bağlantılı olduğu değerlendirilen bazı kişilerin ya da kendilerini farklı şekillerde gizleyen çevrelerin zaman zaman Turkuvaz Medya hakkında çeşitli iftiralar ortaya attıklarını görüyoruz. Son dönemde ortaya atılan iddialarla ilgili ayrıca şunu söylemek isterim. Turkuvaz Medya'nın en önemli özelliklerinden biri moral üstünlüğünü korumasıdır. Birileri sosyal medyada bir video çekiyor, yeterli bilgiye sahip olmadan ağır ithamlarda bulunabiliyor. Mesela dağıtım sistemiyle ilgili konuşuyor. Oysa Türkiye'de basılı yayın dağıtımının nasıl işlediğini bilen biri, Turkuvaz Medya'nın yasal yükümlülükleri çerçevesinde, kendisine gelen basılı yayını dağıtmak zorunda olduğunu bilir. Daha da ileri gidip Sayın Cumhurbaşkanımızı hedef alan, ona akıl vermeye çalışan bir üslup kullanıldığında ise bunun sağlıklı bir yaklaşım olmadığını düşünüyorum. Ben buna çok fazla önem verilmesi gerektiği kanaatinde değilim.

Ekrem Kızıltaş kimdir?

Gazeteci ve köşe yazarı Ekrem Kızıltaş 1958'de Ordu'da dünyaya geldi. Ordu Lisesi'nden mezuniyetinin ardından Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni bitirdi. Milli Türk Talebe Birliği bünyesinde yayınlanan Çatı isimli gazetede yayın yönetmenliği yaptı. Ardından 1979'da yayın hayatına atılan Tebliğ dergisinde çalıştı. 1980'de Sebil dergisinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1981'de Yeni Devir gazetesine geçti. Bir yıl sonra geçtiği Hikmet Neşriyat'ta yayın müdürü olarak çalıştı. 1983'te tamamladığı askerlik vazifesinden sonra Ensar Neşriyat'a, ardından da 1984'te Milli Gazete'ye geçti. Bu gazetede önce istihbarat şefi, daha sonra 20 yıl boyunca yazı işleri müdürü olarak görev yaptı. 2005'ten itibaren aynı gazetede yayın danışmalığı ve köşe yazarlığı yapmaya başladı. Çeşitli TV kanallarında programlar yapan Kızıltaş, 2011'de yayına başlayan Dünyaya Yeni Söz Gazetesi'nin Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Halen Takvim Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmakta ve Medya Derneği'nin başkanlığını yürütmektedir.

BİZE ULAŞIN