Sena Subaşı: İç dünyaya uzanan yollar

İç dünyaya uzanan yollar
Giriş Tarihi: 22.10.2026 03:48 Son Güncelleme: 22.10.2026 04:02
İnsanın iç dünyasına bakmanın birçok yolu var. Fakat insanın kendisiyle ilgili her şeyi yalnızca düşünerek ya da konuşarak anlaması mümkün mü? Ya da bir olayı yeniden sahnelemek veya bir rüyanın peşine düşmek, insanın kendisinde görmediği yerlere ulaşmasını sağlayabilir mi? Psikodrama ve nefs ilminin insanı anlamaya nasıl yaklaştığını, bu alanlarda çalışan iki uzman isimle, Klinik Psikolog Nursena Balatekin ve Psikodramatist Zeynep Temizer Atalar ile konuştuk.

Nursena Balatekin/ Uzman Klinik Psikolog: Rüyayı Yaratıcı'dan gelmiş ilahi bir mektup olarak görüyorum

Tevhidî nazar içerisinde psikolojinin yeri

İnsanlık önceki dönemlere kıyasla çok daha ciddi varoluşsal krizlerin, tatminsizliğin, mutsuzluğun içerisinde. Bu, hayatın anlamının bulunamamasıyla, aklın bu anlamı bulmak için yetersiz kalmasıyla alakalı. Günümüz modern yaklaşımı ve bunun içindeki psikoloji, tevhidin içindeki nefs-i emmare dediğimiz parçanın sesini temsil ediyor. Bu durumda nefse hizmet bir aklı merkezi alarak "Düşünüyorum öyleyse varım" anlayışından çıkmış bir zihniyetin söylemlerini farkında olmadan doğru kabul ediyoruz. Bu zihniyette "Kendi kendime varım; kendi kendimi var edebilirim" fikri esas alınır. Bu yaklaşımda nefleşen akıl; bütün âleme ve kendine tahakküm kuran, mücadeleci, yarışçı, hırslı bir dünya inşa etmiş olan; insanı da böyle tanımlayan bir akıldır.

Tevhitten gelen yaklaşım ise modern bilimlerin zihniyetini tamamen değiştirir. Biz insanın şefkat, merhamet ve rahmetle yaratıldığı ve modernizmin sunduğu karanlık, bilinemez dünyanın yanında nurla aydınlanmış, rahmetin galip olduğu bir dünya anlayışına sahibiz. Ancak maalesef alışageldiğimiz eğitim metotlarında bu anlatılmadığı için insan dünyada var olmakta çok zorlanıyor. Bu örtüldüğünde insan dağılmaya başlıyor. "Ben şefkatle var edildim ve hiçbir şeye dilencilik yapmadan, hiçbir şey için tırnaklarımı geçirip tırmalamadan da varım çünkü ben istenerek ve sevilerek yaratıldım" bakışı bugün modern dünyanın bütün dağılmışlıklarını kırıyor. Çünkü bu yaklaşımda rahmetle seven bir yaratıcı var.

Modern yaklaşımda ise yaratıcı yok. O sebeple insan kendini var etme mücadelesi içerisinde kendisine putlar ediniyor; kariyeriyle, parasıyla, hayatta edindiği rolleriyle kendini var etmeye çalışıyor. İnsanın aczine şifa olabilecek tek şey sonsuz bir yaratıcı tarafından koşulsuz şartsız var edildiğini bilmesidir. Dolayısıyla insan, eğer tevhidî nazara temas etmezse ciddi bir varoluş krizi yaşar. İnançlı bir insan, eğer seküler zihniyetten çıkmazsa nefs-i emmâre ile ruhu arasında git gel yaşamaya başlar, arafta kalır. Dünya hayatı ve ahiret hayatı gibi bir parçalanmışlıkta sıkıştırır kendini. Oysa tevhidi nazarda böyle ayrımlar yoktur. Pratikte hepsi birdir.

Tevhit, her şeyi kuşatan ve kapsayan bir hâldir ve tevhidî anlayış içerisinde modern psikoloji biliminin de bir yeri bulunur. Tevhit güneşse psikoloji de o güneşin ışığını yansıtan camlardan yalnızca biridir. Bizim için nefse hizmet eden aklı merkeze almış, beş duyuyla sınırlandıran pozitif bilimlerin yanında tevhit, üzeri örtülemeyen, hiçbir şeye indirgenemeyen bir güneş gibidir. Bilginin asıl kaynağı vahiydir ve insan "Ben yaratıldım, öyleyse varım" diyen bir yerde durur.

Bu sebeple ben bu ilmi rehber edinmesem karşımdaki insanı muhatap alma durumumda çok noksan kalırım. Bu, insanı "hazreti insan" olarak görmeyi öğreten ve o insanı nasıl anlamam gerektiğini söyleyen bir anlayış. Aksi halde insanın boşlukları oluyor. Oysa tevhitte öyle bir sistem var ki hiçbir boşluk yok. Kur'an-ı Kerim'in anlattığı insan tamamıyla Yaratıcısı tarafından bilinip anlatıldığı için her soruya cevap verebileceğiniz bir insan ontolojisi sunmuş oluyor.

Nefs ilmiyle rüyalara bakmak

Ben küçüklükten beri çok rüya gören, bunlardan anlam çıkarmaya çalışan bir çocuktum. Psikolojiyi tercih ettikten sonra çeşitli vesileler beni nefs ilmine yöneltti. Nefs ilmi üzerinden yapılan bir terapi yaklaşımıyla tanıştım ve bu yaklaşımın temeline rüya çalışması oturuyor. Rüyalar zaten benim için çok anlamlı olduğu için, rüyaların ana tekniklerden biri olduğunu görmek de bu alan yönelik kişisel iştiyakımı artırdı.

Rüyalar kişinin bilinç dışındaki dirençlerin olmadığı alandaki kodlarını, algı dünyasındaki dinamiklerini anlamak noktasında bize ışık tutuyor. Biz rüyaları üç temel kategoride değerlendiriyoruz. Alt bilinç dışı rüyaları; kişinin gölgelerinin, yani nefs-i emmâredeki parçalarının olduğu rüyalar oluyor. Bu rüyalarla kişi yavaş yavaş nefsinin zaaflarına ve bu zaafların günlük hayatta neyle nasıl ilişkilenip dinamiklerinin nasıl çalıştığına dair bir içgörü kazanmaya başlıyor. Bir eylemi hangi sebepten ötürü yaptığımızı fark ettiğimizde, "bu bunu tetikliyormuş, şu şununla ilişkiliymiş aslında" dedikçe ve en önemlisi de âlem-i misal bilgisiyle yüzleşince bir dönüşüm başlıyor.

Orta bilinç dışı rüyaları, kişilerin "günlük hayatta yaşadığım şeyleri gördüm" dediği rüyalar. Burada enfüsî tefekkür bağlamında "Yaratıcı bize bir mektup gönderdi. Size bir şeyler anlatmak istiyor" diyoruz. Anlatılmak istenen şey kişinin sorunuyla, baktığı ve bakmadığı ama bakması gereken yerlerle ilgili oluyor. Üst bilinç dışı rüyaları ise kişinin artık esmalarına, potansiyellerine işaret eden rüyalardır diyebiliriz. Bütün bu rüya kategorilerine aslında bir mektup cihetinden bakıyoruz ve "Burada yönetmen ve senarist ne demek istedi?" gibi bir bakış açısıyla danışanla bir yorum yapıyoruz. Danışanın çağrışımları üzerinden rüyadaki parçaları yavaş yavaş birleştiriyoruz. Bütün bu bağlamda kişinin iç yapısını değerlendirmeye ve görmeye başlıyoruz.

Rüyalar insana ne söyler?

Rüyalar insana çok şey söylüyor ama asıl sormamız gereken, bizim bunların ne kadarını muhatap alabildiğimiz. Çünkü rüyalarda çok derin katmanlar olabiliyor. Biz bir rüyaya "Tamam, artık bunu tefekkür ettik, burada toparlayalım" dedikten sonra bile, ileride dönüp baktığımızda başka şeyler anlayabiliriz. Rüyayı Yaratıcı'dan gelmiş ilahi bir mektup olarak gördüğümüz için, tıpkı Kur'an-ı Kerim ayetleri gibi, rüya da şerh ettikçe şerh edilir, açıldıkça açılır. O yüzden anlamının hiçbir sınırı yok.

Bir film düşünün. Bu filmin sadece sizin hikâyenizi değil, her şeyi bilen ve size bir şey anlatmak isteyen bir yönetmen tarafından çekildiğini hayal edin. O zaman rüyanın, sizin kör noktalarınız ya da yaranızın iyileşeceği yerler hakkında size yol göstermesi, rüyalar aracılığıyla müdahale etmesi ve size bir ayna tutması çok büyüleyici ve hayret verici. Bu bağlamda, yüzleştirici ve kişinin alt katmanlarıyla alakalı rüyalar geldiğinde, normalde terapinin zorladığı ve kişinin direnç gösterebileceği noktalarda rüya öyle bir sahneyle, öyle sanatsal bir anlatıyla gelir ki danışan direnç gösteremez. Çünkü "Bu benden bana geldi" der. O sanatsal anlatı o kadar hayret uyandırıcıdır ki danışan, hayrette kalmanın etkisiyle yüzleşmenin acısını daha düşük dozda hisseder.

Bu yüzden rüyalar, hayret anestezisiyle yapılmış cerrahi operasyonlar gibidir. Mürebbi, sanatıyla ve rahmetiyle; kişinin meselesini güzel bir şekilde anlatmasıyla bir tür şifalandırma yapar. Kişinin birçok şeyi görmesini, bilinci dışındaki dinamikleri harekete geçirmesini ve bunları rüyalar aracılığıyla eyleme dönüştürmesini sağlar. Rüyaların bilinç dışından gelmesi, ister istemez kişinin davranışlarında da bir dönüşüme yol açıyor.

Rüyalar üzerine düşünmek

Rüyaları açmamız için illa bir terapi almamız gerekmiyor. İnsanın rüyalarını yazması, rüyalarına bakıp tefekkür etmesi, doğru soruları sorması kendisindeki bir parçaya dair mutlaka bir fikir verir. Sizi Buraya Ne Getirdi? (2026) ismiyle yayımlanan kitabımda kişiye rehberlik etmesi için terapistin rüyayı açmak adına danışana sorduğu soruları ekledim. İnsanlar kitabı okurken bu soruları kendileri için sorabilirler. Ayrıca inancımız gereği mümin müminin aynasıdır ve kendimize karşı kör noktalarımız olduğu için başkasına bakarken kendimizi daha iyi yakalayabiliyoruz.

Bazen de biz onun meselelerini daha iyi görebiliyoruz. Bu yüzden yakınlarımızla rüyalarımızı karşılıklı dinleyip tefekkür etmek faydalı olabilir. Niyet ve nazarı çok önemsiyorum. Her rüyaya Rahmanî bakmak lazım. Zahirde bir şey menfi olabilir ama batınında Rahman'dan geldiğini bildiğimiz için, rüyanın göndericisine hüsnüzanla yaklaşmak yorumlama açısından önemli. Biz bir şeyleri nefsani bir yerden yormaya meyilli oluyoruz. Niyet ve nazar değişince yaratış da değişiyor. Rüyalarımızı ve hayatta başımıza gelen hadiseleri de yorumlarken buna dikkat etmemiz gerekir.

Zeynep Temizer Atalar/ Dr. Öğr. Üyesi -Psikodramatist: Çocuklar ihtiyaçlarını oyunla anlatır

İnsan, kendisini yargılamadan dinleyecek birine ihtiyaç duyan bir varlık. Eskiden bu ihtiyaç kendiliğinden karşılanıyordu; geniş aile vardı, mahalle vardı, komşu vardı, dert anlatılacak bir teyze, bir hoca, bir usta vardı. Bugün bu yapıların çoğu dağıldı. Seans odası ise bu boşluğu doldurabiliyor. Peki insanlar ne bekliyor? Çoğu zaman başlangıçta "Bu duyguyu üzerimden alın" beklentisiyle gelirler. Bir tamirhaneye gider gibi: Bozuk parçayı göstereyim, terapist değiştirsin, hayat kaldığı yerden devam etsin. Oysa terapi, insanın kendi hayatının failine dönüştüğü bir süreçtir ve asıl dönüşüm, insanın birinin kendisini düzeltmesini beklemeyi bırakmasıyla başlar.

Geçmişi sahneye taşımak

Psikodrama, 20. yüzyılın başında Viyana'da Jacob Levy Moreno tarafından geliştirilmiş, eyleme dayalı bir grup psikoterapisi yöntemi. Klasik terapilerin çoğu anlatı üzerinden ilerler. Siz geçmişi anlatırsınız, terapist dinler, birlikte anlamlandırırsınız. Psikodramada ise geçmiş anlatılmaz, şimdiye getirilir. 15 yıl önce babanızla yaşadığınız o konuşma, odanın ortasında, şu an oluyormuş gibi sahnelenir. Bu deneyim, geçmişin bugün içinde yeniden dönüştürülebilmesine de alan açar. Yalnızca fark etmek değil, farkındalığı bir yaşantıya da dönüştürmek, psikodramayı diğer tekniklerden ayıran en önemli parçalardan biridir. Bir diğer parça ise bunu bir grup içinde deneyimlemektir. Yaralarımızın neredeyse tamamı bir ilişkinin içinde açılmıştır; dolayısıyla onarımın da bir ilişki alanında olması gerekir.

Bu, bir psikodrama oturumunda kabaca şöyle görünür: Grup içinden bir kişi sahnesini kurar; hayatındaki insanları, annesini, kardeşini, yıllar önceki öğretmenini, gruptaki arkadaşları içinden seçer ve bir olay bu roller aracılığıyla canlandırılır. Yani kişinin iç dünyası dışarı çıkar ve etten kemikten insanlara dönüşür. Çeşitli tekniklerle sahneler canlandırılır, sonrasında ise paylaşım bölümü gelir. Burada kimse yorum yapmaz, akıl vermez, "şöyle yapsaydın" demez; herkes rolün içindeyken ne yaşadığını ne hissettiğini ve o sahnenin kendi hayatında neye dokunduğunu anlatır. Bu sayede kişi hem yalnız olmadığını görür hem de gelen paylaşımlarla farklı bakış açıları kazanır.

Tüm bu deneyimin bir grup içinde gerçekleşmesi ise kişiye ayrı bir iyileşme alanı sağlar. Kimsenin kimseye tam dikkatini vermediği bir çağda, bir grup insanın sadece bir kişiye odaklanması başlı başına iyileştiricidir. Ama işin asıl güzel tarafı bunun karşılıklı olmasıdır; bu hafta grup biri için toplanır, gelecek hafta o kişi bir başkasının sahnesinde farklı bir rol alır. Böylece kişi yalnızca yardım alan biri olmaktan çıkıp yardım eden biri hâline de gelir.

Çocuklarla çalışırken ise kurgu değişir. Grup, tek bir kişinin sahnesini kurmak yerine ortak bir hikâyeyi birlikte oynar; terapistler de bu oyunun içinde yer alır. Oyunun sonunda yorum ya da yetişkin oturumundaki gibi bir paylaşım turu yapılmaz, sembolik düzey olduğu gibi korunur. Ama grubun anlamı burada daha da büyür. Çünkü çocuğun dünyası zaten aile, okul, bahçe gibi gruplardan oluşur. Zorlanmalarının neredeyse tamamı ilişkiseldir; dışlanmak, paylaşamamak, sıra bekleyememek, görülmemek…

Dolayısıyla grup ortamı çocuk için bir prova alanı değil, meselenin bizzat yaşandığı alandır. Üstelik çocuk ihtiyacını cümlelerle değil aldığı rol ve oynadığı senaryo üzerinden söyler. Oyunda savaşçı olmak isteyen çocuk güçlü hissetmeye, yavru bir hayvan olmak isteyen korunmaya ve bağ kurmaya, prenses olmak isteyen ise değerli hissetmeye ihtiyaç duyuyor olabilir. Terapistlerin işi ise oyunun dili içinde uygun bir müdahaleyle o ihtiyacı karşılamaktır.

Psikodrama nasıl iyileştirir?

Benim hayatıma psikodrama oldukça zorlandığım bir dönemde girdi. Bir eğitim grubuna başlamıştım fakat ihtiyacım olan şeyin mesleki yetkinlikten önce duygusal farkındalık olduğunu ilk olarak bu süreçte görmüştüm. Kendimi güvende hissettiğim bir grubun içinde inişlerim, çıkışlarım, hüznüm ve mutluluğumla kabul görmem, kendimle daha konforlu bir şekilde temas kurmamı sağladı. Eyleme geçmek, hareket etmek, yaratıcılığı kullanmak, kendiliğindenliğin hissettirdiği özgürlük ve grubun kapsayıcılığı, beni psikodramada en etkileyen unsurlar oldu. O zamanlardan bu zamanlara hem bir grup üyesi hem de bir psikodramatist olarak tekniğin iyileştirici gücünü hep hissettim. Bu nedenle bu tekniği çocuklarla çalışırken de kullanmak istedim. Sonrasında ise yaklaşık 5 yıl süren çocuklarla psikodrama eğitimi sürecim başladı.

Psikodramanın yetişkinlerdeki etkisini görüyordum ama çocuklardaki etkisi beni büyüledi. Çocukların ihtiyaçlarını, onların sembolik dünyasının içinde anlamlandırmaya çalışmak, buna göre uygun müdahalelerde bulunmak ve çocuktaki hızlı etkisini görmek, bana ne kadar doğru bir yolda olduğumu gösterdi. 2022'den bu yana çocuklarla grup çalışmaları yapıyoruz ve çocuklardaki değişimi gözlemlemek, sessiz, öfkeli ya da dağınık çocukların zamanla oyun oynayabilen, kendini daha rahat ifade edebilen, ilişki kurabilen ya da kendini düzenleyebilen çocuklar hâline gelmelerini görmek çok kıymetli.

Çocuklarla çalışmak her defasında yepyeni bir maceraya atılmak gibi. Grup öncesinde o gün ne oynayacağımızı, hangi rolü alacağımızı bilmiyoruz; bazen bir uzay gemisinde, bazen bir ormanda, bazen de zorlu bir savaş meydanında buluyoruz kendimizi. Her oyunun ve her rolün her çocuk için özel bir anlamı oluyor; hepsinin birleştiği yer ise eğlenmek. Bu nedenle her oturumun sonunda çocukların hem iyi vakit geçirmiş olmaları hem de duygusal ihtiyaçlarının olabildiğince karşılanmış olması için gayret ediyoruz.

Kendimizle çalışmak mümkün mü?

Terapi denilen müdahale, iç dünyanın yoğunluğunun ve karmaşasının sembollere dönüşerek dış dünyaya çıkması, orada yeniden düzenlenip tekrar içe alınmasıdır. Bu, kendi başına yürünecek bir yol değildir. Bunun yanında, insanın hayatı boyunca terapi desteği alması da gerekmez elbette. Belli bir süre destek almış bir kişi, bir noktadan sonra kendi ihtiyaçlarına dair farkındalığı benzer yollarla kendisi de kurabilir. Psikodramada kullanılan bazı teknikler de bu anlamda kullanılabilir. Mesela hayatın içinde taşıdığımız roller üzerinde düşünelim: Annelik, babalık, kadınlık, öğretmenlik…

Bu rollerin bize ne hissettirdiğini, o duygunun bedenimizde nereye yerleştiğini fark etmek ve bunu tek bir hareketle dışarı çıkarmak çoğu zaman bize bir şey söyler. O hareket sırasında belimizin ağrıması, kolumuzun uyuşması, rahat ya da rahatsız olmamız, o rolü hayatın içinde deneyimlerken yaşadıklarımızla genellikle örtüşür. Bedenimizin burada bize söyledikleri, aslında neye ihtiyacımız olduğuna dair bir fikir verir. Eğer bu yol beklediğinizden daha zorlayıcı bir yere götürüyorsa bu, "devam et" değil, "destek al" işaretidir ve bunu ciddiye almak gerekir.

BİZE ULAŞIN