Prof. Dr. Özcan Hıdır:
Günümüz küresel siyaseti, yalnızca güç ve çıkar ilişkileri üzerinden değil, aynı zamanda dinî referansların ve teolojik anlatıların etkisiyle de şekilleniyor. Kriz dönemlerinde kendini gösteren teopolitik söylemler, dinin modern dünya siyasetindeki konumunu daha da görünür kılıyor. Prof. Dr. Özcan Hıdır ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajda teopolitik söylemlerden Mesihçi inançlara, apokaliptik düşüncelerden mitolojik figürlere kadar küresel siyasette dinin ve mistisizmin rolünü farklı boyutlarıyla ele aldık.
Günümüzdeki bölgesel-küresel krizlerin teolojik arka plan ve söylemlerle yakından ilişkili olduğu ifade ediliyor. Din üzerinden kurulan meşruiyet söylemleri, uluslararası güç dengelerini nasıl etkiliyor?
Bugün teopolitik söylemler, özellikle kriz anlarında devletlerin güç politikalarına anlam ve meşruiyet kazandıran önemli bir işlev görüyor. Örneğin son tahlilde seküler ve dinî Siyonist saikle hareket eden İsrail'in güvenlik politikalarında, tarihsel ve dinî referansların özellikle Kudüs ve "vaat edilmiş topraklar" söyleminin stratejik akılla iç içe geçtiği görülüyor. Bu durum, İran'a yönelik savaşta, meseleyi yalnızca askeri bir tehdit algısından çıkarıp varoluşsal ve kutsal bir savaşa, bir mücadeleye dönüştürme potansiyeli taşıyor. Yine ABD'nin İsrail'e verdiği destekte de Trump'ı blok halinde desteklemekle kalmayıp İsrail'e kayıtsız destek veren ve "Siyonist Hristiyanlar" olarak nitelenen Evanjelistlerin etkisi aşikardır. Bu destek özellikle İsrail/Siyonizm söz konusu olunca ABD'nin dış politika tercihlerinde dolaylı bir belirleyicilik oluşturur. Bu bağlamda siyasetçiler, dış müdahale, savaş ya da ittifakları sadece stratejik değil, aynı zamanda teolojik-teopolitik motivasyonla bir görev gibi sunabiliyor. Mesela yine Hindistan'da yükselen Hindu milliyetçiliği, Modi liderliğinde din ile ulusal kimliği daha sıkı biçimde kaynaştırarak iç politikayı yeniden şekillendiriyor ve bu durum bir yandan içte 250 milyonluk Müslüman nüfusa yönelik karşıtlığı körüklerken, dış politikada da yer yer dışlayıcı bir dilin benimsenmesine yol açıyor. Tüm bu örnekler, dinin veya mezheplerin doğrudan çatışmaların nedeni olmasından ziyade -ki İsrail için çatışma nedenidir- mevcut jeopolitik rekabetleri daha keskin, daha mobilize edici ve uzlaşması daha zor hale getiren bir "çarpan" etkisi yarattığını gösteriyor.
Mesihçi/kurtuluşçu inançların bu tür teopolitik söylemlerle ilişkisi sıkça vurgulanıyor. Bu inançlar tarih boyunca küresel siyaseti ve toplumsal hareketleri nasıl etkilemiştir?
"Mesihçi-kurtuluşçu" inançlar, tarihte yalnızca dini hayatı değil, siyasal düzeni ve toplumsal hareketliliği de derinden etkilemiştir. Özellikle Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'da gelecekte ortaya çıkacak bir kurtarıcı figür (Mesih, İsa'nın ikinci gelişi ya da Mehdi) beklentisi, kriz dönemlerinde güçlü bir mobilizasyon aracı olmuştur. Örneğin Yahudi-Roma savaşları sırasında Mesih beklentisi, Roma egemenliğine karşı direnişi beslemiş; Hz. İsa sonrası erken Hristiyan topluluklarında ise apokaliptik-eskatolojik (gelecek-ahir zaman) beklentiler hem zulme karşı dayanma gücü hem de alternatif bir toplumsal düzen tasavvuru üretmiştir. Hatta apokaliptik-eskatolojik literatürün de bu kriz dönemlerinde çoğalıp yoğunlaştığı görülüyor. Orta Çağ ve erken modern dönemde bu tür inançlar, kimi zaman devrimci ve radikal hareketlere zemin hazırlamış. Münster İsyanı gibi olaylarda mesihçi söylemler, mevcut siyasi otoriteyi yıkma ve "ilahî düzeni" kurma iddiasıyla birleşmiş. Benzer şekilde İslam tarihinde de Mehdi inancı, farklı coğrafyalarda siyasi meşruiyet üretmenin bir aracı olmuş; örneğin Muhammed Ahmed el-Mehdî önderliğinde ortaya çıkan hareket, Osmanlı-Mısır ve İngiliz etkisine karşı güçlü bir direniş doğurabilmiştir. Modern dönemde ise mesihçi düşünceler tamamen ortadan kalkmadı, aksine yeni ideolojik biçimlere büründü. Bazı milliyetçi ve devrimci hareketler, sekülerleşmiş bir "kurtuluş" anlatısı üretirken; özellikle ABD başkanlarından Reagan döneminde görüldüğü gibi apokaliptik Hristiyan yorumlar, Soğuk Savaş politikalarını bile dolaylı olarak etkiledi. George W. Bush döneminde ise bu, İslam ve Müslümanlara yönelik "haçlı ruhu" söylemine dönüşebildi. Günümüzde de Müslüman coğrafyaya, Orta Doğu'ya yönelik bir "Hristiyan ve Yahudi Siyonizmi" ile "son savaş" veya "ilahî zafer" beklentileri ve bu beklentilerle oluşmuş ABD (Trump yönetimi) ve İsrail'in teopolitik kararlarını alabildiğine etkiliyor. "Beklenen Mehdi" inancı üzerinden nihayetinde benzer kurtuluşçu inanç İran'da/Şiîlerde de mevcut olup söylem ve siyasetine de yansıyor.
Bu bağlamda mesihçi inançlar, yalnızca metafizik bir umut değil; aynı zamanda toplumsal hareketleri örgütleyen, siyasî meşruiyet üreten ve zaman zaman savaş ve çatışmaları körükleyen güçlü bir teolojik-teopolitik, tarihsel ve sosyolojik-psikolojik faktör olarak değerlendirilebilir. Zira büyük kırılma anlarında insanlar anlam ve umut arayışına girer. Bu noktada "kurtarıcı" fikri öne çıkar. Belirsizlik arttıkça, "düzeni yeniden kuracak bir figür" beklentisi güçlenir. Bu durum sadece dinî değil, seküler versiyonlarda da görülür. Batı'da Hz. Muhammed İmajı adlı eserimizde belirttiğimiz üzere, İslam'ın ilk yüzyıllarındaki fetihlerle birlikte bu topraklarda yaşayan Hristiyanlar arasında da bir yandan Hz. Peygamber'e yönelik "Deccal-Antikrist" ithamı, bir yandan da apokaliptik beklentilerin yükselmesi, ayrıca ilgili literatürün de çoğalması böyledir. Yine I. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'da ve Orta Doğu'da çeşitli mesiyanik hareketlerin yükseldiğine dair bilgiler bunu gösterir. Günümüzde ise dinden uzaklaşmanın artması, global ekonomik-politik çıkarların öne çıkmasıyla bu inançların etkisi azalmıştır diyebiliriz. Ancak her halükarda kriz dönemlerinde bu tür inançların güç kazandığı ve bazı durumlarda krizleri şekillendirdiği açıkça gözlemlenir. Örneğin bazı Evanjelik çevrelerde apokaliptik ve kehanet yönü öne çıkan "Vahiy Kitabı" merkezli okumaların arttığı gözlemlenebilir. Yine Müslümanlar arasında da "Fiten-Melâhim" ve "Eşrâtü's-sâa-Kıyamet alametleri" ile alakalı ayet, hadis ve kitapların daha ziyade takip edildiği söylenebilir.
Farklı inanç ve geleneklerde "beklenen kurtarıcı" ya da "Mesih-Mehdi" inancı çeşitli biçimlerde varlık gösteriyor. Bu inançlar ortak bir zemine dayanıyor mu?
Ortak noktalar veya benzerlikler olarak "kriz ve bozulma fikri"ni öncelikle zikredebiliriz. Zira hemen her din ve gelenekte kurtarıcı figür, dünyanın ahlaki, siyasi veya kozmik bir bozulma yaşadığı dönemde ortaya çıkar. Adaletsizlik, zulüm, kaos yaygındır. Bu durum ise ilahi-teolojik müdahale ihtiyacı veya beklentisini doğurur veya arttırır.Bir diğer ortak nokta ise "ilahi müdahale beklentisi"dir. Kurtarıcı genellikle Tanrı tarafından gönderilir ya da Tanrısal bir destekle hareket ettiğini ileri sürer. Bu, insanlığın kendi başına kurtulamayacağı fikrine dayanır. Yine bu ortak noktalardan olarak "adaletin yeniden tesisi" de öne çıkar. Zira neredeyse tüm din ve geleneklerde zulüm ortadan kaldırılır, Hak, adalet ve doğruluk egemen olur. Bu ise, "altın çağın geri gelişi" veya "yeni bir düzen" fikrini içerir. "Eski kehanetlere dayanma" da burada ortak noktalardan biri olarak karşımıza çıkar. Kurtarıcı figürler genellikle kutsal metinlerde önceden şu veya bu şekilde, doğrudan veya dolaylı olarak haber verilmiştir. Belirli işaretler ve alametlerle tanınır. Eskatolojik (ahir zaman) bağlamı da bu meyanda öne çıkar. Çoğu zaman bu figür dünyanın sonuna yakın bir dönemde ortaya çıkar. Büyük bir dönüşüm sürecinin parçasıdır.
Öte yandan temel farklılıklar olarak ise öncelikle "kurtarıcının kimliği" öne çıkar. Buna göre Yahudilikte "Mesih", insan olup Hz. Davud'un soyundan bir kraldır. Hristiyanlıkta Hz. İsa-Mesih tanrısal/ilahî nitelik taşıyan kurtarıcı (Tanrı'nın Oğlu) olarak ortaya çıkacaktır. İslam'da ise Hz. İsa, İslam dininin tatbik etmek üzere yeryüzüne inecektir (nüzulü İsa inancı). İslam'da ayrıca Mehdi'nin zuhuruna inanılır. Hz. İsa yeniden gelerek Mehdi ile birlikte adaleti tesis edecektir. Burada ana akım İslam anlayışı (sevâdüa'zama dayalı) olan Ehl-i sünnet inancı ile bu ana akımdan ayrılmış olan Şiîlik'te bu açıdan farklılık vardır ki, bu detaylı bir konu olup ayrıca ele alınmalıdır. Budizm, Zerdüştlük vb. diğer inançlarda da mesiyanik-kurtarıcı inançları mevcuttur. Burada şunu vurgulayalım ki, bu kurtarıcıların bir kısmı tamamen insan, bazıları ilahî, bazıları ise aydınlanmış öğretici olarak gelecektir.
Bahsettiğiniz gibi Şiî gelenekte "Beklenen İmam" (Mehdi) inancı önemli bir yer tutuyor. Bu inanç nasıl temellendirilir ve özellikle İran bağlamında nasıl bir siyasal ve toplumsal karşılık üretir?
Şiîlik'te Mehdi inancı, sadece eskatolojik (ahir zamanla ilgili) bir beklenti değil; aynı zamanda dinî otorite, siyaset ve toplumsal düzen anlayışının merkezinde yer alan bir öğretidir. Bunu iki düzlemde ele almak gerekir: teolojik temellendirme ve İran'daki siyasal-toplumsal yansımalar. Şii "imamet inancı" bu konudaki temel teolojik esastır. Şiîliğin (özellikle On İki İmam Şiîliği-İmâmiyye) temelinde "imametin ilahî tayinle belirlenmesi" inancı vardır. Buna göre Hz. Peygamber'den sonra ümmeti yönetme hakkı Hz. Ali ve soyuna aittir. Bu silsile 12 imam ile tamamlanır. Son imam Muhammed el-Mehdî, 9. Yüzyılda günümüze kadar süren büyük "gaybûbet"e (gizlenme) girmiştir. Buna göre o hayattadır ve zamanı geldiğinde zuhur edecektir. Onun zuhûruyla adaletin küresel ölçekte tesis edileceği, zulmün sona ereceğine inanılır. Şiîliğin en temel doktrinini oluşturan bu inanç, İran başta olmak üzere ana akım Şiîliğin hâkim olduğu coğrafyalarda önemli teolojik ve teopolitik yansımalara sahiptir. Mesela İran'da Mehdi inancı, 1979 İran Devrimi sonrasında kurumsallaşmış bir teopolitik teoriye dönüşmüştür. Ancak beklenen Mehdi'nin zuhuru gerçekleşmeyince devrim lideri Humeyni "velâyet-i fakîh" müessesesini ortaya koyup bunu bir "devlet teorisi"ne dönüştürmüştür. Buradaki temel düşünce Mehdi gaybûbette olduğu için, onun yokluğunda toplumu fakihler (Ayetullahlar-İslam hukukçuları) yönetmelidir. Böylece dinî otorite siyasal otoriteye de dönüştürülmüştür.
Beklenen Mehdi-imam inancının (Mehdîcilik) ürettiği bir diğer siyasî-teopolitik karşılık ise devrimci motivasyonun diri tutulmasıdır. İran'da Mehdi inancı pasif bir bekleyişten ziyade aktif hazırlık olarak yorumlanır. Devrim ideolojisi "zulme karşı mücadele", "mazlumların savunulması", "adaletin tesisine zemin hazırlama" vb. teopolitik sloganlar eşliğinde yapılandırılmıştır. Bu, İran'ın dış politikasında da etkili olmuştur ki, bölgede İran'a bağlı vekil güçler için "direniş ekseni" söylemi buna örnektir. Halbuki Sünnî zeminlerde bu "Şiî hilâli" olarak adlandırılır. Bu durum ise rejime teopolitik bir meşruiyet sağlar. Zira rejim kendisini Mehdi'nin gelişine hazırlık yapan bir düzen olarak sunar. Bu durumda tabiatıyla liderlik-rehberlik makamı dolaylı olarak imamın otoritesini temsil eder. Bu ise kolayca karşı konulamayan bir teopolitik gücü ortaya koyar. Bu teopolitik güç aynı zamanda toplumsal karşılık da üretir. Zira Mehdi beklentisi günlük dindarlıkta çok canlı olup dualarda, cemaatlerde ve farklı mekanlarda Mehdi'ye sürekli atıflarla öne çıkarır. Burada yine psikolojik ve sosyolojik işlevden de söz edebiliriz. Zira bu beklenti toplumdaki umudu, iç dinî-siyasî mobilizasyonu, ideolojik meşruiyeti ve adaletin mutlaka geleceği fikri ve umudunu diri tutmaktadır. Böylece özellikle kriz dönemlerinde toplumsal dayanıklılık da artırılır ki, ABD-İsrail'in İran'a yönelik saldırılarında bu durum tezahür etti; sanılanın ve beklenenin aksine İran toplumu direncini, umudunu diri tutabildi. Dolayısıyla özelde İran genelde de Şiî coğrafyada İmamet/beklenen Mehdi inancı, yalnızca bir "teopolitik-apokaliptik gelecek beklentisi" değil; şimdiyi organize eden güçlü bir ideolojik çerçeve haline gelmiştir. Bu itibarla Sünnî ve Şiî Mehdi anlayışları görünürde benzer (ahir zamanda adaleti tesis edecek olması) görünse de kimliği, rolü, otoritesi ve bugünkü siyasetle ilişkisi bakımından ciddi farklılıklar içerir.
Hristiyanlıkta ve Yahudilikteki Mesih anlayışı nasıl şekilleniyor?
Hristiyanlıkta İsa Mesih'in yeniden gelişi (Parousia), yalnızca tarihsel bir dönüş beklentisi değil, Tanrı'nın kurtarıcı planının tamamlanması anlamına gelir; bu inanca göre İsa, ilk gelişinde insanlığa kurtuluş yolunu açmış, çarmıh ve dirilişle günahı yenmiş, ancak ikinci gelişinde bu kurtuluşu kozmik ölçekte tamamlayarak kötülüğe kesin son verecek, adaleti tesis edecek ve Tanrı'nın egemenliğini görünür kılacaktır. Bu dönüş hem yargı hem de kurtuluş boyutu taşır: iman edenler için ebedi hayatın teyidi, inkâr edenler için ise ilahî adaletin tecellisi olarak anlaşılır. Özellikle Yeni Ahit metinlerinde bu geliş; ani, beklenmedik ve evrensel bir olay olarak tasvir edilir ve tarihsel zamanın sonuna işaret eder. Bu nedenle Hristiyan düşüncesinde İsa'nın dönüşü, sadece geleceğe dair bir kehanet değil, aynı zamanda ahlakî bir uyarı ve umut kaynağıdır: inananlar her an hazır olmalı, adaletli ve imanlı bir yaşam sürmelidir.
Yahudilikte ise Mesih (Maşiah) anlayışı, Hristiyanlıktan farklı olarak henüz gerçekleşmemiş, tarihsel ve dünyevi bir kurtuluş beklentisini ifade eder; Mesih, Tanrı tarafından seçilmiş, genellikle Davûd soyundan gelecek bir lider olarak tasavvur edilir ve onun gelişiyle İsrail halkı sürgünden kurtulacak, Kudüs merkezli bir barış ve adalet düzeni kurulacak, Tanrı'nın yasası tüm dünyada hâkim olacaktır. Bu beklenti, metafizik bir ikinci gelişten ziyade tarih içinde gerçekleşecek somut bir dönüşüm umududur; Mesih ilahî bir varlık değil, Tanrı'nın rehberliğinde hareket eden karizmatik ve adil bir kraldır. Yahudi kutsal metinleri ve rabbanî yorumlar, bu dönemi savaşların sona erdiği, adaletin tesis edildiği ve Tanrı bilgisinin tüm insanlığa yayıldığı bir "mesih çağı" olarak tasvir eder; dolayısıyla Mesih inancı, sadece bir şahsı değil, aynı zamanda toplumsal, siyasal ve ahlakî bir ideal düzeni ifade eder.
Bu teopolitik çerçevenin güncel siyasetteki yansımalarını nasıl görüyorsunuz? Özellikle Trump ve Netanyahu'nun söylemleri bu bağlamda nasıl değerlendirilebilir?
Trump ve Netanyahu'nun söylemlerini "teopolitik" veya "apokaliptik" bir çerçevede değerlendirmek, doğrudan onların kendilerini dinî birer figür olarak tanımlamalarından ziyade, destek tabanlarında ve söylem ekosistemlerinde üretilen anlam dünyasına bakmayı gerektirir. Trump, özellikle Evanjelik Hristiyan seçmenle kurduğu ilişkide, ABD'nin "Tanrı tarafından seçilmiş bir ülke" olduğu ve kendi liderliğinin bu misyonu yeniden canlandırdığı fikriyle ilişkilendirilen bir anlatı içinde konumlandırılıyor. Bu anlatıda tarih, "iyi ile kötü arasındaki büyük mücadele" olarak okunuyor ve siyaset zaman zaman eskatolojik beklentilerle iç içe geçer. Netanyahu ise İsrail siyasetinde güvenlik, tarihsel travma ve "varoluşsal tehdit" söylemleri üzerinden, özellikle İran ve bölgesel aktörler bağlamında, İsrail'in kaderini tarihsel/yarı-teolojik bir süreklilik içinde konumlandıran bir çerçeveyle ilişkilendiriliyor. Bu yaklaşım, Siyonizm'in farklı yorumlarında görülen "tarihin anlamlı yönü" fikriyle birleştiğinde, siyaseti sadece pragmatik bir alan olmaktan çıkarıp tarihsel-misyoner bir düzleme taşıyabilir. Uluslararası siyasete yansıması ise, bu tür anlatıların çatışmaları sadece güç dengesi veya çıkarlar üzerinden değil, "kimlik ve varoluş" ekseninde ortaya koyup daha sert ve uzlaşması zor hale getirmesidir. Apokaliptik veya yarı-apokaliptik çerçevelerde mesele artık sadece toprak, güvenlik veya diplomasi değil, "tarihsel bir görev" ya da "medeniyet savaşı" olarak algılanır veya sunulur. Mesela ABD-İsrail (Evanjelik Siyonizm-Yahudi Siyonizminin ürettiği teopolitik-apokaliptik) ittifakı ile İran'ın (Şii teopolitiği-apokaliptiği) söylemlerinin arka planında bu inancın ipuçları fazlasıyla vardır.
Küresel krizlerin teolojik arka planı tartışılırken, apokaliptik (kıyametçi) düşüncenin bu söylemler içindeki yeri nedir?
Küresel krizler tartışılırken, bu olayların yalnızca politik ya da ekonomik nedenlerle değil, aynı zamanda teopolitik ve apokaliptik (kıyametçi) çerçevelerle de anlamlandırıldığı görülür. Özellikle apokaliptik düşünce biçimleri, bu krizleri tarihin sıradan akışı içinde değil, "son zamanlara" doğru ilerleyen daha büyük bir kozmik hikâyenin parçaları olarak yorumlar. Bu yaklaşımda krizler çoğu zaman rastlantısal olaylar olarak değil, ilahî planın işaretleri, sınavlar ya da ahir zamanın alametleri şeklinde anlaşılır. Bu tür yorumlar, belirttiğimiz üzere, insanlara belirsizlik ve kaos dönemlerinde güçlü bir anlam zemini ve motivasyonu sağlar; çünkü yaşananları yalnızca dağınık olaylar değil, daha büyük bir düzenin parçaları olarak görme imkânı sunar. Ancak teopolitik boyut devreye girdiğinde, bu anlamlandırma süreci yalnızca bireysel inanç alanında kalmaz; siyasî alanla birleşerek güçlü bir meşrulaştırma aracına dönüşebilir. Dinî kavramlar, siyasî hedefler ile jeopolitik çatışmalara eklemlendiğinde, taraflar kendilerini sadece politik aktörler olarak değil, aynı zamanda "tarihsel ya da ilahî bir misyonun taşıyıcıları" olarak görmeye başlıyor. Bu durum, teopolitik bakışın temellerini atan Carl Schmitt'in de işaret ettiği gibi, modern siyasal kavramların derinlerinde teolojik kökenler taşıdığı fikrini alabildiğine güçlendiriyor. Teopolitik temelli apokaliptik söylem aynı zamanda bir mobilizasyon aracı olup İslamofobi 2.0 kitabımızda söz konusu ettiğimiz üzere, Batı'da İslam karşıtlığının da aracıdır. "Armageddon", "apokaliptik büyük final yaklaşıyor", "büyük savaş", "nihai hesaplaşma" gibi ifadeler, topluluklarda aciliyet duygusu yaratır ve insanları daha hızlı, daha radikal kararlar almaya yönlendirebilirBu tür bir dil, özellikle iyi-kötü ayrımını keskinleştirdiği için karşı tarafı sıradan bir rakip olmaktan çıkarıp mutlak bir düşmana dönüştürebilir. Bir başka unsur ise bu apokaliptik dilin yalnızca dini geleneklerle sınırlı olmamasıdır. İklim krizi, yapay zekâ riskleri veya küresel sistemin çöküşüne dair anlatılar da benzer şekilde "yaklaşan felaket", "geri dönülmez eşik" veya "medeniyetin sonu" gibi temalar üzerinden kuruluyor. Bu nedenle apokaliptik düşünce, günümüzde kısmen sekülerleşmiş biçimleriyle "seküler apokaliptisizm" olarak da varlığını sürdürüyor.
Kudüs'ün teolojik, teopolitik ve hatta apokaliptik anlamının çok yüksek olduğunu vurguluyorsunuz. Kudüs, ABD-İsrail, İran ve İslam dünyasındaki devletlerin politikalarını bugün nasıl etkiliyor?
Kudüs, dinlerin ortak kutsal coğrafyası olarak, tarih boyunca yalnızca ibadetlerin değil, aynı zamanda iddiaların da merkezidu. Bu iddialar çoğu zaman geçmişe değil, geleceğe yöneliktir. Kudüs'ün gerçek anlamı, büyük ölçüde henüz gerçekleşmemiş olanla, yani beklenenle ilişkilidir. Bu bağlamda Kudüs, bir "gelecek mekânı"dır: Henüz tamamlanmamış bir vaadin, ertelenmiş bir kurtuluşun ve beklenen ilahî müdahalenin sahnesidir. Yahudi geleneğinde Kudüs, Tanrı'nın halkıyla yaptığı ahdin merkezi ve Mesih'in gelişiyle yeniden inşa edilecek kutsal düzenin çekirdeğidir. Bu tahayyül, tarih boyunca sürgün, yıkım ve diaspora deneyimleriyle daha da derinleşmiş; Kudüs, kaybedilmiş bir geçmişten ziyade, geri kazanılacak bir gelecek olarak anlam kazanmıştır. Hristiyanlık ise Kudüs'ü hem İsa'nın çarmıha gerildiği hem de yeniden döneceği yer olarak iki katmanlı bir kutsallıkla ele alır. Bu perspektifte şehir, kurtuluş tarihinin hem başlangıç hem de nihai tamamlanma noktasıdır. İslam'da ise Kudüs, peygamberler silsilesinin önemli bir durağı ve kutsal mekânların sürekliliğini temsil eden bir merkezdir. Miraç anlatılarıyla göğe açılan bir kapı olarak tasavvur edilen Kudüs, aynı zamanda ümmetin tarihsel ve manevî hafızasında önemli bir yer tutar. Ahir zaman rivayetlerinde de Kudüs ve çevresi, büyük dönüşümlerin yaşanacağı alanlardan biri olarak zikredilir. Bu itibarla Kudüs, yalnızca geçmişin kutsal bir hatırası değil, aynı zamanda geleceğin de en yoğun biçimde tahayyül edildiği sahnedir. Yahudilikte Mesih beklentisi, Hristiyanlıkta -özellikle de Evanjeliklerde- ikinci geliş ve İslam'da "kıble" olması, "Hz. İsa'nın nüzulü" vb. kıyamet öncesine dair bilgi-rivayetler, Kudüs'ü yalnızca tarihsel bir merkez olmaktan çıkararak apokaliptik ve eskatolojik bir düğüm ve tartışma noktasına dönüştürmüştür. Teopolitik temelli bu tartışmalar, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'ın kutsal metinlerinde yer alan "dünyanın sonu-kıyamet", "Armageddon-milenyum (100 yıllık dünya cenneti)", yani apokaliptik meselesiyle de alabildiğine alakalıdır. Hatta meselenin teolojik-teopolitik yönüyle alakalı bu önemli nokta bilinmeden, Kur'an ifadesiyle "etrafı mübarek kılınmış Kudüs"e yönelik politikalar, hamleler yeterince anlaşılamayacaktır. Siyonist Evanjelistler ile Siyonist Yahudilerin etkisindeki ABD başkanı Trump'ın dünyayı karşısına alarak aldığı Kudüs, Gazze, İran vb. İslam dünyasına dair kararları kanaatimce daha ziyade bununla bağlantılıdır.