İnsan, biyolojik doğumuyla rahimden çıkar ve göbek bağı kesilir. Fakat doğumundan sonra yine bir rahim arar: İlişkilerden, güven duygusundan ve aidiyetten örülmüş bir sosyal rahim. Bu defa kurulan bağlar biyolojik değil, psikolojiktir. Güvendiği, yanında kendisini değerli ve güvende hissettiği kişilerle görünmez göbek bağları kurar. Bağ kurdukça dünyası genişler. Sosyal rahmin içine iyice yerleşir; bağlandığı insanların varlığına daha çok ihtiyaç duymaya başlar. Birini sevmekle yetinmez; sevdiğinin gözünde kendisinin de sevilmeye değer olduğunu görmek ister. Sosyal rahime böyle böyle gömülür.
Çocukluk evreninin ilk ve en önemli bağlanma figürü çoğunlukla anne ya da anne adına bakım veren bir figürdür. Çocuk, kendi çaresizliğini "anne"nin kudretiyle ve şefkatiyle telafi ettiği için anneyi bir kahramana dönüştürür. İlk kahraman, sonraki kahramanlar gibi insanüstü özelliklerle donatılır: Her şeyi bilen, her şeye yetişen, acıyı dindiren, açlığı gideren, korkuyu yatıştıran süper kahramandır. Kahramanlara duyduğumuz ihtiyaç anne ile başlar ve ömrün sonuna kadar devam eder.
Biyolojik rahim; ısının, besinin ve güvenliğin herhangi bir çaba göstermeden sağlandığı, "ben" ile "öteki"nin henüz kesin biçimde ayrışmadığı amorf/'çorba' bir evrendir. Göbek bağının kesilmesi bu anlamda insanın ilk acıtıcı varoluşsal sürgünüdür. Bebek bundan böyle besine, sıcaklığa ve güvenliğe ulaşmak için "öteki" diye tanıyacağı varlığa ihtiyaç duyar.
İlk mükemmel figür: Anne
John Bowlby'nin, çok duru biçimde formüle ettiği Bağlanma Kuramı güvenli bir ilişki kurma ihtiyacının insan hayatındaki merkezî yerini gösterir. Güvenmek, güvenilmek, değer vermek ve değerli bulunmak insanın sosyal rahmine tutunmasını sağlayan temel psikolojik ihtiyaçlardır.
Bebek, kendi çaresizliğini ve kırılganlığını henüz tek başına taşıyamadığı için kendisini besleyen ve koruyan bakım verene "idealize edilmiş ebeveyn imgesi" görevi verir. Henüz kendisinde bulunmayan gücü dışarıdaki bu figürün yüzüne taşır, onun sakinliğine, kudretine ve bütünlüğüne yaslanarak benliğini kurmaya başlar. İlk kahramanımız, henüz içimizde geliştiremediğimiz gücün dışarıdaki taşıyıcısıdır. Böylece "anne" "mutlak iyi" olarak kodlanır.
Melanie Klein'ın dikkat çektiği, kritik çocukluk evresinin bölme (splitting) savunması, erken dönemin bu zihinsel işleyişini açıklar. Bölme evresinde çocuk için "ya hep ya hiç" kuralı geçerlidir. Bir insan ya mutlak iyidir ya mutlak kötüdür. İyiliğe bulaşan az kötülük, o iyiyi mutlak kötü yapmaya yeter. Bir diğer ifadeyle "siyah-beyaz" bir algılamayı benimser çocuk. Ak ile kara arasında tercih yapmak kolaydır çünkü. Siyahın beyaza karıştığı, beyazın siyahı yırttığı grinin tonlarını algılaması, yorumlaması imkânsızdır. İdealize ettiği annesinin doyuran ama gecikebilen yanını, rahatlatan ama ihmal de edebilen tarafını bütünleştiremez. Dünyayı ikiye ayırır: Doyuran, seven ve rahatlatan "iyi nesne" ile geciken, engelleyen ve acıktıran "kötü nesne."
Bu ayrım erken çocuklukta gelişimsel bir zorunluluktur. Sorun, insanın ilerleyen yaşlarda da bu zihinsel evrede kalmasıdır. Bölünme evresini aşamamış bir zihin için bir insanın hem iyi hem kusurlu hem güçlü hem kırılgan hem sevilebilir hem incitici olması mümkün değildir. İnsanlar ya bembeyazdır ya kapkara. Ya melek ve kurtarıcıdır ya şeytan ve hain. (Bu yüzden olsa gerek, erken dönem Yeşilçam filmlerinde kötüler de iyiler de baştan bellidir. Bu, sinema karşısında çocuklaşan yetişkinlere seyir kolaylığı verir. Modern kurgularda bu siyah-beyaz çelişkisi, gerilimi yükselterek, çatışmayı yoğunlaştırarak da kurulur. Seyirci, mutlak nefret ve mutlak aşk kutupları arasında, yüksek duygu gerilimine kapılarak, gidip gelir.)
Böyle bir zihin, bağlandığı kişiyi önce mükemmellik tahtına oturtur. Fakat aynı kişiyi en küçük bir hata yaptığında aynı hızla yerin dibine batırır. Yüceltme ile değersizleştirme arasında sarkaçlanan bu tutum, çocukluğun ham zihninin karmaşıklığa tahammül edemediğini gösterir.
"Ben de sizin gibi beşerim"
Hayatın en önemli ve zannımca sürekli akıp duran en coşkulu ama sessiz nehri olan aktarım savunması ( ) üzerinden kendi değerimizi 'kahramanlaştırdığımız' öteki üzerinde kurgularız. Ne var ki 'kahraman' da olsa, herkes kusurludur. Kahramanın kusuru, onun hakkındaki kanaatimizi sarsmakla kalmaz, onun aynasında inşa ettiğimiz benlik değerimizi ve dünya tasavvurumuzu da tehdit eder. Kimi hayal kırıklıkları, olayın görünür büyüklüğünden çok daha şiddetli yaşanır. (Kanaatimce, en hızlı ve hazır kahraman üretimi, erkekler tarafından konuşursak, futbol takımları ve futbol yıldızları üzerinden yapılıyor. Seyirci saha dışında olduğu halde, oyunculardan daha fazlasıyla sahaya iniyor; ölüp ölüp diriliyor. Çünkü bir maçta yenilen yalnızca kahraman değildir; onun omuzlarında yükselttiğimiz değerler kulesidir.)
Donald Winnicott'ın geliştirdiği, beni de bir ebeveyn olarak hayli rahatlatan "yeterince iyi ebeveyn" / "good enough parenting" kavramı, psikolojik olgunlaşmanın kusursuz bir bakım sayesinde değil, güvenli sınırlar içindeki kaçınılmaz eksikliklerle yüzleşerek, doğal çatlakları kucaklayarak tamamlandığına işaret eder.
Anne kusursuz olmak zorunda değildir. Hatta çocuğa zamanla küçük, tolere edilebilir gecikmeler ve başarısızlıklar yaşatması gelişimin bir parçasıdır. Çocuk, böylece dünyanın her zaman kendi arzusuna göre dönmediğini, ötekinin kendisinden ayrı bir varlığı bulunduğunu ve bekletilmenin yok edilmek anlamına gelmediğini öğrenir. Heinz Kohut'un "optimal kırılma" dediği süreçte çocuk, idealize ettiği kişinin sınırlılıklarıyla aşamalı olarak karşılaşır. Bu küçük hayal kırıklıkları, ilişkiyi yok edecek kadar ağır değildir; fakat kusursuzluk beklentisini tashih edecek kadar gerçektir.
Çocuk zamanla şu hayatî gerçeği kavrar: "Annem mükemmel değil; fakat beni seviyor. Her isteğimi hemen gerçekleştirmiyor ama yine de güvendeyim." Bu farkındalık, 'kahraman'ın psikolojik işlevini ortadan kaldırmaz; onu gerçekçi bir zemine alır, daha sahih yapar. Çocuk, kendi gelişimi için modellediği kahramanı yüksek bir duvar olarak görmez; açılabilir, aşılabilir, anlaşılabilir, yürünebilir bir eşik olarak görür. Başlangıçta yalnızca annede gördüğü sakinliği, dayanıklılığı ve güven verme kapasitesini zamanla kendi benliğinin bir parçası hâline getirecek cesareti edinir. Dışarıdaki kahramanın gücünü içeride bir ruhsal yetiye dönüştürür. Sağlıklı gelişimde kahraman sonsuza kadar tahtta kalmaz. Görevini tamamladıkça insanlaşır. (Kur'ân'ın sıkça vurguladığı anlatılarda, peygamberlerin "ben de sizin gibi bir beşerim!" vurgusu, idealizasyon bahanesiyle modellemeyi sabote etme girişimlerini önlemek için olmalı. Peygamberleri 'melekleştirmek' de bir tür kahramanlaştırmadır; kahramanlaştırılan peygamber sadece hayranlık nesnesidir; onu izleme sorumluluğu yoktur; zaten mümkün değildir.)
Kahraman: Olmak istenen kişi
İnsan, idealize ettiği figürle ilgili aşamalı ve taşınabilir hayal kırıklıklarını yaşayamamışsa yetişkinlikte iki uç savunmadan birine yönelebilir.
Birinci uç, hiç kırılmamak için sürekli idealize etmektir. İnsan hayatın tozlu yollarına çıkmaya cesaret edemediği için zihnindeki kusursuz kahraman imgesini korur. Kahramana sığınır, kahramana yapışır. Şefkat veya yetkinlik parıltısı gösteren bir lideri, öğretmeni, partneri, sanatçıyı ya da manevi rehberi hızla göklere çıkarır. Onun kusurlarını görmez; görse de inkâr eder, filtrelemeye çalışır veya başkalarını suçlayarak örter. Bu durum, hayranlık değildir; hayal kırıklığından korunmak üzere kurulmuş bağımlı bir idealizasyondur.
İkinci uç ise hepten kırılmaktır. İdealize edilen kişi insani bir hata yaptığında kutsal fantezi bir anda çöker. Zihin, o kişiye ait iyi ve kötü tarafları aynı resimde birleştiremediği için bütünüyle değersizleştirmeye yönelir: "Zaten herkes sahtekâr." "Kimseye güvenilmez." "Bütün dünya bozulmuş." Bu cümlelerin ortak özelliği, "hep" "herkes" "bütün" "hiç kimse" "asla" gibi mutlak kelimeler içermesidir.
İdealizasyon ile değersizleştirme birbirinin karşıtı gibi görünse de aynı gelişimsel arızadan doğar: İnsanı insan olarak, yani hem değerli hem kusurlu bir bütün halinde görememekten.
Olgunlaşmak; annenin, babanın, partnerin, dostun, öğretmenin ve liderin kusursuz olmadığını kabul etmekle başlar. Evet, hayat yollarında yürüyen herkesin üstüne biraz toz bulaşır. Olgun zihin hem kendisinin hem ötekinin aydınlık ve karanlık taraflarını aynı kişilik içinde kabul edebilir. Kahramanını gökten yere indirir; fakat yere indiği için onu bütünüyle terk etmez. Onu artık insanüstü olma koşuluyla değil, insan olduğu için sever, insan olmanın kırıklarıyla kabul eder.
Bir kahraman yaratırken, kendimizde henüz gerçekleştiremediğimiz cesareti, vakarı, adaleti veya kudreti bir kahramanın kimliğine düğümleriz. Kahraman bu nedenle, "Benim henüz olamadığım fakat olabileceğimi sezdiğim insan" hâline gelir. Bu özdeşleşme çocuklukta doğaldır. Çocuk ebeveynini severken onun gücünü içselleştirerek kendi benliğini kurar. Kendi değer duygusunun filizlenebileceği bir toprak bulur.
Millî kahraman anlatısı, kurtuluş hikâyesini belli bir kişinin ellerine bırakır. Ortak düşman ve ortak kahraman arasındaki cepheye herkesi dâhil ederek bir "ulus kimliği" inşa eder. Kahraman hem somut hem soyut anlamda, bir heykel gibi yükselir. İnsan kendisini onun ayaklarının altındaki kaideye yerleştirir. Kahramanın durduğu yerde durursa kendisinin de tunçlaşacağına, dokunulmazlık kazanacağına inanır.
Toplumsal krizlerde güçlü liderlerin ve kurtarıcı figürlerin yükselmesinin nedenlerinden biri budur. Bir topluluğun değerleri soyut kaldığında insanları bir arada tutmak zordur. Kahraman, topluluğun "Biz kimiz?" sorusuna verilmiş canlı bir cevap olur. Millet, din, takım veya ideoloji kendisini kahramanın heykelinde parlatır. Parçalı ve dağınık bireyler kahramanın adı etrafında ortak bir hikâyeye dâhil olur. Kahramanın serüveninde toplumun farklı kesimleri kavgalarını unutabilir, çekişmelerini askıya alabilir. Onun üzerinden birlik seferberliği başlar.
Destanlarda kalan hasletler
Kahramanın temsil ettiği dava ölümsüzdür. Onunla özdeşleşen kişi, bu ölümsüzlüğe ortak olur. Bu nedenle bir kahramana yöneltilen eleştiri, insaflı ya da haklı da olsa, bazen hayranı tarafından kişisel bir saldırı gibi algılanır. Tehdit edilen yalnızca sevilen kişinin itibarı değildir; ona bağlanmış anlam, aidiyet ve sembolik ölümsüzlük fantezisidir.
Kahramanın ismine ya da heykelleştirilmiş imgesine yapılan sevgi yatırımı, insanı daha büyük ve kalıcı bir bütüne yaslar. Bireysel hayatını aşan bir hikâyenin parçası olduğunu hisseder; zamanı aşan bir süreklilik kazanır. Fakat bu aidiyetin bedeli, düşünme yetisini, vicdanını ve kişisel sorumluluğunu kahramana teslim etmek olduğunda topluluk, kitlesel bir çocukluğa geriler.
Erich Fromm ve Rollo May'in özellikle vurguladıkları üzere mitler, masallar ve destanlar insanlığın geliştirdiği sembolik dilin parçalarıdır. Kahramanın ejderhayı yenmesi, devlerle savaşması, ateş denizini aşması ve saklı hazineye ulaşması yalnızca dış dünyadaki olayları anlatmaz. Bunlar aynı zamanda korku, hırs, bağımlılık, parçalanma ve dönüşüm gibi içsel çatışmaları sembolik olarak açığa çıkarır. Ejderha sadece dışarıdaki düşman değildir; insanın kendi korkusudur. Hazine yalnızca ele geçirilecek bir ödül değil, bütünleşmiş benliktir. Eve dönüş ise başlangıçtaki saflığa geri dönmek değil, yaşanmışlığın içinden geçerek yeni bir bütünlüğe kavuşmaktır.
İnsanüstü yeteneklerle donattığımız kahramanlar, bir süre sonra kendi insanlığımızı küçümsememize yol açar. Onların olağanüstülüğü karşısında, sıradan hayatımızdan umut keser, kusurlarımızdan utanır, küçük ama gerçek iyiliklerimizi değersiz buluruz. Oysa insanı değiştiren çoğu zaman destansı hamleler değil; gündelik hayatta tekrar edilen mütevazı cesaretlerdir.
Olgunlaşmak, kahramanın hiç düşmeyeceğine inanmak değil, düştüğünde dünyanın sona ermediğini görebilmektir. Onun kusuruyla karşılaştığımızda ne geçmişteki bütün iyiliğini silmek ne de bugünkü yanlışını aklamak zorunda olduğumuzu anlamaktır.
Kahramanda gördüğümüz gücü kendi içimize geri almak, ona teslim ettiğimiz iradeyi yeniden üstlenmek ve hayranlığı sorumluluğa dönüştürmek mümkündür. Gerçek büyüme tam burada başlar: Kahramanlarımızı gökten yere indirdiğimizde, onların ayaklarının dibinde küçülmek yerine, yanlarında kendi ayaklarımızın üzerinde durabildiğimizde.
Kahramanların hiç yıkılmadığı bir dünya kimseyi büyütmez. Kahramanların yıkılışına katlanabilecek kadar sağlam bir benlik geliştirerek yeniden ayağa kalkarız. Kahramanımız düşer ve eksiğimiz gediğimizle, kusurumuzla ayıbımızla kendimize 'kahraman' oluruz.