Ayşe Altuğ: Dünyada kadın olmanın kendisi zor, Doğu ya da Batı fark etmiyor

Ayşe Altuğ: Dünyada kadın olmanın kendisi zor, Doğu ya da Batı fark etmiyor
Giriş Tarihi: 25.3.2021 12:53 Son Güncelleme: 21.9.2021 11:55
Anne olunca hayat daha yaşanılası bir yer oluyor.

Almanya'da doğup büyüyen birçok kişinin kendi kültürüne yabancılaştığı ile ilgili bir önyargım vardı. Ayşe Altuğ bu önyargımı yıktı. Gurbetçi bir genç kızın ülkesine geri döndükten sonra öz kültürü içerisinde bu denli sağlam durması beni gerçekten etkiledi. Lisans eğitimini tamamladıktan sonra 80'lerin sonuna doğru Türkiye'ye dönen Kayserili bir ailenin kızı. Almanya'da Tiyatro eğitimi almış. Türkiye'ye gelince denklik problemi ile karşılaşınca dışarıdan imam-hatip lisesi, açıktan kamu yönetimi okumuş. Bir süre fahri Kuran kursu öğreticiliği bile yapan Altuğ'un tiyatro ile bağı hiç kopmamış. Kimi STK'lar bünyesinde tiyatrolar kurmuş, yönetmiş. Radyoculuk, program sunuculuğu, medya ajansı gibi daha birçok alanda işler yapan Altuğ, 2004'ten bu yana TRT'de program yapımcısı ve sunucusu olarak çalışıyor. Ayşe Altuğ ile Almanya'dan Kayseri'ye uzanan hikâyesini, anne olunca hayatında nelerin değiştiğini, anneliğinin ve beslenme alışkanlıklarının mottosunu, yeni nesil annelerde neredeyse bir takıntıya dönüşen bebeklerini sağlıklı yedirmek gibi konuları konuştuk.

Almanya'dan Kayseri'ye uzanan bir yaşam öykünüz var. Batı'dan Doğu'ya entegre olma sürecinizi ve bu sürecin kadın kimliğinize etkilerini sormak istiyorum öncelikle.

Kendi coğrafyanızdan uzakta ama öz kültür ve geleneklerinizle yaşarken kendini bulma yolculuğu benimki. "Coğrafya kaderdir" denir ya, peki hangi coğrafyanınki benim kaderimdi; Almanya mı? Türkiye mi? Küçük bir kız çocuğu düşünün Alman disiplini ve örgün eğitiminde büyüyor.

Yani Batı'nın kadın hakları, insan eşitliği söylemlerinin tesiriyle yetişiyor. Bu çok da önemli değil aslına bakarsanız. Önemli olan kişinin kendi değerlerinin bilincinde olmasıdır bana kalırsa. Kadın kimliğime gelince, öncelikle şunu söylemek isterim ki dünyada kadın olmanın kendisi zor.

Batı ya da Doğu fark etmiyor. Tabii ki Almanya'da iyi bir eğitim almam, farklı kültürün insanları ile büyümem çok şey kattı bana. Ülkeme geldiğimde bildiklerimi, tecrübelerimi kadın kimliğimle daha korkusuzca dile getirebildim. Alman disiplini dediğimiz o öğreti ve ailemin bana kattığı kültürüm, geleneklerim kendi yolculuğumda güzel bir harman oldu benim için. Bu farklılıklar beni kendimi tanıma yolunda besledi ve kimliğimi daha renkli, daha gerçekçi bir hâle getirdi diye düşünüyorum.

35 yaşında anne olmuşsunuz. O yaşa kadar oldukça aktif bir çalışma hayatınız olmuş, birçok TV kanalında program yapımcısı ve sunucu olarak görevler almışsınız. Peki, anne olunca hayatınızda neler değişti?

Anne olana kadar gerçekten de yoğun çalıştım. Tabii o zaman bunu anlamıyorsunuz zira benim eşim de çok çalışkan biridir. Üretmeyi seven bir aileyiz, gerçi hâlâ çok çalışıyoruz ama kendi adıma vakti daha dengeli kullanıyorum. İlk evladım Eyyüp Sinan'ım hayatımıza geldiğinde, onun altıncı ayında yapımcı olarak TRT'de bir belgesel projesinin çekimlerine başladım. Hayatım tam anlamıyla değişti diyemem çünkü bu anne olma meselesine şöyle bakmaya çalışıyorum. Rabbin size bahşettiği olağanüstü bir güzelliği yaşıyorsunuz ve bunu yaşarken kendinizi, hayatınızı, eşinizi, çevrenizi unutarak öteleyerek yaşarsanız yani yaşamınızı yeniden değiştirmeye çalışırsanız afallarsınız. Üstelik bu yeni değişimin üstesinden de gelemezsiniz.

Birçok noktada anne kimliğimin yanında kendim olmaya gayret ettim elbette. Başlarda özgürlüğüm elimden gitti mi diye endişeye kapılmadım değil ama bu çok sürmedi. Hemen kendimi toplayıp iş ve özel hayatımda dengeyi buldum, bulmaya çalıştım. Zaman konusunda daha dikkatli davrandım çocuklarıma ayıracağım zamanı artırdım. Bakıcı gibi yardımlar da almadım üstelik. Hem işlerimi yaptım hem çocuklarımı büyüttüm. Hem de eşimle aynı muhabbeti, sevgimi devam ettirdim. İşim çocuklarımı da yanımda taşımam için müsaitti. Çekime, montaja, stüdyoya çanta gibi taşıdım onları. Hep yanımdaydılar böylelikle. Çocuklar bu süreçten çok memnunlardı çünkü onlar için de eğlenceli bir ortamdı. Kendi zamanınızı iyi kurgularsanız işler kolaylaşıyor velhasıl. Tabii şunlara hiç girmiyorum; uykusuz geceler, işleri toparlayamama, yorgunluktan bulunduğunuz yere sızmalar, yemek yemeyi unutmalar... Elbette bunlar işin zor kısımları ama bir o kadar sizi güçlendiren, annelik duygusunu içselleştirdiğiniz süreçler belki de. Üstelik sürekli bir değişim içinde oluyorsunuz. Zihniniz çalışırken, diğer yandan bir bebek ve masum bir can sizinle büyümeye başlıyor, bundan daha güzel başka ne olabilir hayatta?

Hâlihazırda TRT Haber'de yayınlanan, Sepette Sağlık ve Lezzet programının yapımcılığını ve sunuculuğunu yapıyorsunuz. Günümüzde neredeyse fetişist bir hâl alan sağlıklı beslenme konusuna nasıl bakıyorsunuz?

TRT'de bu son yaptığım projeye başlarken gayem, gayretim sağlıklı ve helal beslenmeyi anlatırken tüketici bilincini oluşturmaktı. Program yayınlanmaya başladıktan sonra gelen yorumlar ve mesajlar ile gördük ki hak yerine ulaşmış. Sağlıklı beslenme meselesi artık o kadar ticari bir hâl aldı ki tabiri yerindeyse, bilen-bilmeyen herkes bu mevzunun içine giriyor. Neden? Çünkü işin sonunda para var. Para ise insanları hata yapmaya zorlar ve bir süre sonra bazı şeyleri meşru kılar ne yazık ki. Bakın çok kıymetli hekimlerimiz, diyetisyenlerimiz, bilirkişi uzmanlarımız var. Lütfen daha dikkatli olalım. Aksi takdirde bedenimize kendi ellerimizle zarar verip sağlıklı beslenme uğruna hastalıklar ve ruhsal problemler yaşayan bireyler oluruz. İşte bu yüzden öncelikle bilinçli tüketici, farkındalığı yüksek insanlar, gıdaya saygı duyan bireylerin sayısı artmalı ve bunları çocuklarımıza öğretmeliyiz. Bizler ne kadar bilinçlenirsek bu fetişist süreç ve bundan hak etmediği hâlde haksız kazanç sağlayan kişiler ve kurumlar zaten elenmeye mahkûm olurlar. Sağlığımız için ne yediğimiz nasıl yediğimizi biliyor olmamız son derece önemli. Ben de programımda Türkiye'nin bilim insanlarından biri olan, gıda katkı maddeleri konusunda bilimsel çalışmalar yapan Prof. Dr. Fatih Gültekin hocamız ile birlikte insanlara yol açmaya ve doğruyu anlatmaya gayret ediyorum.

Geleneksel tatların, değerlerin zevk ve gösteriş arasında kaybolduğu bir tüketim toplumundan bahsetmemiz mümkün sanırım günümüz için.

Batı mutfağının Türk mutfağına tercih edildiğini görüyoruz çoğunlukla. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? Ayşe Altuğ, kruvasanı mayalı poğaçaya tercih eder mi örneğin?

Anadolu'muz yedi bölge, yedi renk. Farklı bir yemek mi arıyorsunuz, hemen bölge değiştirin, yemek kültürümüzün zenginliğini göreceksiniz. Özellikle de Osmanlı mutfağını iyi bilmek lazım diye düşünüyorum. Çünkü bu mutfağın tüm dünya mutfaklarına ilham olduğunu görüyoruz. Elbette Dünya mutfaklarını bilmek ve tatmak lazım zira Dünya insanı olmak için yemek kültürünü bilmek bize zenginlik katar. O ülkenin coğrafyasını, demografik yapısını ve pek çok kültür ögesini yemeklerden öğrenebilirsiniz. O yüzden sabah çayın yanına bir kruvasan da yiyebilirim veya dereotlu mis gibi bir poğaça da. Tabii ki kâfi miktarda…

Anneliğin en sancılı süreçlerinden biri, çocuğunu sağlıklı beslemek sanırım. Öyle ki yeni nesil annelerde bu neredeyse bir takıntıya dönüşüyor. Chia tohumu, smoothieler, avokado, hindistancevizi sütü, şekersiz, glutensiz vs… Çocuğu yedirmek mi, yetiştirmek mi, yetebilmek mi? Sizin anneliğinizin mottosu nedir?

Düşünün kendinizde beğenmediğiniz huylarınız davranışlarınız olur ve pek çok konuda kendinizi eleştirirsiniz, tabii eğer farkındalığı yüksek bir bireyseniz. Yemek, uyku alışkanlıklarınız ya da başka bir davranış biçiminiz çevrenizi ve sizi rahatsız eder; değiştirmek istersiniz, işte tam da burada kastettiğim sorumluluk çıkıyor ebeveyn olmada. Bir çocuk yetiştirmeye başlıyorsunuz ve ona sürekli iyi insan olmasını, bazı huylarını sevmediğinizi söylüyorsunuz. Peki, kendinizi ne kadar değiştirdiniz? Anne olduğunuzda ilkin bu yük biniyor omuzunuza. Öncelikle "Ben artık bir birey yetiştiriyorum önce ben değişmeliyim ki benden örnek alsın, yolunu çizsin" demelisiniz. Ne kadar zor değil mi? 35 yıllık sizi değiştirmek, daha da olgunlaştırmak gerekiyor zira yetiştirdiğiniz çocuk pek çok noktada sizsiniz.

Yemek alışkanlıklarında da bu böyledir. Siz cips yerseniz çocuğunuz da yer ona kızamazsınız. Elbette çocuğunuz tercihlerine saygı duyacaksınız ama damak tadını önce siz oluşturmalısınız. Mutfağınızı sağlıklı ve faydalı olan besinlerle donatmalısınız. Çünkü çocuğun damak tadı neye alışırsa onunla devam eder. Gelelim smoothie, chia tohumlarına. İnanın Anadolu mutfağı çok daha sağlıklı bir tercih. Yani annelerimizin ve anneannelerimizin mutfağından bahsediyorum. Çocuklarımızı tarhana çorbasının tadına alıştıralım. Bu onlar için çok daha sağlıklı olacaktır. Sağlıklı çocuk büyütmek ciddi bir takıntı, özenti olmaya başladı bunun farkındayım. İnanın bu şekilde, yani ithal birtakım yiyeceklerle olmaz. Anneler duydukları trend, moda olan şeylerle değil daha gerçekçi ve geleneksel içeriklerle çocuklarına yemek alışkanlıkları kazandırabilirler. Benim anneliğimin mottosuna gelince; çocuğuna yetebilmek derim. Ama dengeyi de bozmadan. Doğanın ve fıtratın gerçeğini görerek...

Kendi anneniz ile kurduğunuz bağ için geçmişinize döndüğünüzde aklınıza gelen en çarpıcı imge ne oluyor? Çocuklarınızın sizi hangi imgelerle hatırlamalarını istersiniz?

Bizim kültürümüzde ve inancımızda, yapılan yemekler, kurulan kalabalık sofralar sadece doymak için değildir. Onların içinde bir anlam ve bir ifade şekli vardır her zaman. Misafir evin bereketi, baş tacıdır. Annem de yıllarca gurbette yaşamış biriydi ama o sofraların bereketini ve güzelliğini her zaman devam ettirirdi. Soğuk Alman topraklarında bile eşini dostunu çağırır, o kadar özlemin içinde Anadolu'nun tatlarını ikram ederek herkesi vatanında hissettirir ve birlikteliğin önemini vurgulardı. Annemin bereketli ve lezzetli sofrasından onun yemeklerinden de öte lezzetli sohbetlerini tatmayan kalmamıştır herhalde. Benim çocuklarım da umarım beni annem gibi hatırlarlar. Yani Anadolu gibi herkese kucak açan, sarmalayan, lezzetli bereketli sofralar kuran, sıcacık çorbaların yanında samimi içten sohbetlerin edildiği, tüm ailenin bir arada olduğu sofralar ile hatırlasınlar isterim. Son olarak, bu coğrafyada yaşayan hakikat ehli insanların yaşamlarını, elbette ki yemek kültürümüzü, ülkemizin tenhalarda kalan güçlü öğretisini, yani yaşamın gerçekliğini çocuklarımıza düzgün ve yalın bir şekilde anlatabilirsek şayet, onlar da yaşadıkları bu coğrafyayı ve insanını tanıyan, tanımaya çalışan, dünya insanı olmaya gayret eden, gönlü muhabbet dolu, iyiyi bulmak için yol alan çocuklar olacaklardır. Bu o kadar da zor değil inanın. Zira ruhu iyilik, bilgi ve sevgi besler. Bu bizim elimizde. Eşitliği, dürüstlüğü ve karşılıksız sevgiyi öğretmeye çalışan tüm annelerin ben de ellerinden öperim.

AYŞE ALTUĞ KIMDIR?
Köln'de doğup büyüyen Ayşe Altuğ, Almanya'da tiyatro bölümünün ardından Türkiye'de imam-hatip lisesini ve Kamu Yönetimi ve Halkla İlişkiler bölümlerini bitirdi. 1998-2003 yılların arasında Işık TV'de program yapımcısı ve sunucu olarak mesleğe başladı. 2003-2005 yılları arasında bir ortakla birlikte kurduğu Kim Bunlar Medya Tasarım Grubu'nda çeşitli yapımlar gerçekleştirdi. 2005'te ablası ile birlikte kurduğu ve hâlâ devam etmekte olan B Ajans'ta birçok özel ve resmi kuruma TV, reklam, tanıtım filmi yaptı. 2005-2008 yıllarında TV5'te yapımcı ve sunucu olarak sağlık ve kültür sanat programları yaptı. Altuğ ayrıca 2008 yılından bu yana TRT'ye dış yapımlardan program ve belgesel hazırlıyor. Prodüktör olarak birçok yapıma imza atan Altuğ, şu an TRT Haber'de Sepette Sağlık ve Lezzet adlı programın yapımcılığını ve sunuculuğunu üsteniyor. Evli ve iki çocuk annesi olan Altuğ, çeşitli organizasyonlarda sunuculuk yapıyor, kurum ve gruplara diksiyon dersleri veriyor.

BİZE ULAŞIN