İnsanın dış dünyaya yönelik ilgisini belirleyen saik, içindeki potansiyelin belli belirsiz dışa çıkma arzusudur. İnsan potansiyeli sanki bir mıknatıs gibi dış dünyadan kendisiyle ilgili olanı seçer veya bir mıknatıs tarafından çekilircesine dış dünyaya çıkmak, görünmek ister. Kabiliyetin en temel niteliğidir, bu görünme arzusuyla varlık sahasına çıkmak. Bu itibarla insanın ilgileri, beğenileri, kısaca taallukları içindeki potansiyelin habercisidir, potansiyelinden haber verir, potansiyeli hakkında insana bir işaret sunar. 'Algıda seçiçilik' diye en basit anlatımından, 'sevmek yokluğa ilişir' gibi daha felsefi cümlelere kadar insan ilgisinin dış dünyada ortaya çıkış şartlarını belirleyen şey, bu potansiyel baskıdır.
O zaman biz dış dünyadaki ligimizle aslında potansiyelimizi harekete geçiririz, bizi harekete geçiren şeyle kurduğumuz geçici ilişki ile de bilfiil varlık kazanma sürecimizi ikmal ederiz. Bazen dışarıdaki "ilgi" potansiyeli harekete geçirmek için yeterli gelmez, insan potansiyeline uzanan ip yeterli olmamıştır, başka birtakım şartlar potansiyeli baskılar ve insan bir açmazla karşı karşıya gelir: potansiyeline ayna teşkil eden şeye hayranlık ve ilgisi artar, fakat bir ıstırap yaşarcasına kendi kuyusundan çıkamamamın ezikliğini ve sıkıntısını gün be gün pekiştirir bu durum.
İnsanın dikkatinin dış dünyadaki örneklere takılı kalmasının ve kendine dönmek yerine öteki insanlara ve hadiselere saplanmasının nedeni bu kuyudan çıkamama halidir. İnsan hayatında kahramanlar bu şekilde etkin hale gelirler, kahramanların hayatında ve anlatılarında izlemek istediğimiz şey aslında kendi potansiyelimizdir. Aslında olmak istediğimiz şey, hayran olduğumuz kişiden başkası değildir, varmak istediğimiz yer, hayran olduğumuzun yeridir.
Kahraman, öteki insan için bir aynadan başkası değildir; potansiyelinin tam olarak yansıdığını sandığı bir aynadır bu. Bu itibarla herhangi bir anlamıyla şekilde "hayranlık" olarak ortaya çıkan etkilenme, gerçekte insanın kendi potansiyeli hakkındaki belli belirsiz sezgisiyle beslenir, bu potansiyelle ilişkisi ölçüsünde artar, kendi potansiyelini ortaya çıkartmaya başladıkça yerini saygıya bazen de daha karmaşık durumlarda öfkeye bırakarak düşünce insanın kendisine döner.
İnsanın yolculuğu: Gerçek yaşama yükselme cesareti!
Kesin sınırlara sahip olmasa bile insanın ahlaki ve zihinsel gelişimini üç merhalede ele almak mümkün: Birinci aşama insanın herhangi bir yükümlülük taşımadığı daha çok çevresinin ilgi ve himayesiyle varlığını sürdürdüğü çocukluk evresidir. Çocukluk için Arapçadaki bazı tabirler oldukça verimli bilgiler verir bize. Her iki kelimenin anlamından hareketle bu evrenin nasıl sorunlarla malul olduğunu anlayabiliriz. Bunlardan birincisi sabi, sabavet taşkınlık, akışkanlık, kararda duramama gibi anlamlara gelerek çocukluğun biyolojik özelliklerle irtibatını kurar. Bu esnada bir kişilikten söz edemeyiz.
Bu merhalede insanı durdurabilecek, statik ve sabit kılabilecek akıl olmadığı gibi biyolojik olarak da kemikleri veya öteki unsurları oturmuş ve oluşmuş değildir. Sabiliğin temel özelliği öylesine bir akış, şekilsizlik veya her şekli olabilmedir. Sabiyi yönlendiren tek şey, basit bir arzudan ibarettir ki bu arzunun tam olarak ne olduğunu kestirebilmek de mümkün değildir. İnsan biyolojik olarak gelişmesiyle birlikte bedenindeki bu akışkanlık ortadan kalksa bile, psikolojik olarak bu özelliğini yitirmesi mümkün olmaz. Başka bir anlatımla insan biyolojik olarak sabavet (taşkınlık) halinden sabit ve durağan yapıya intikal etse bile, geçmişten devraldığı alışkanlık ve konfor, psikolojik olarak akışkanlığı belirleyen hazcılığı aşmasına imkân vermez.
İnsanın insan olma yolculuğu bu noktada bir dirençle karşılaşır. Biyolojik ve psikolojik yapılardaki bu uyumsuzluk içerisinde insan kendi varlığını idame ettirmenin yolunu arar veya daha güçlü saiklerle bu çelişkiyi aşarak ikinci evreye gitmeye zorlanır. Bu akışkanlığın ve şekilsizliğin (biyolojik ve psikolojik olarak)temel özelliği, varlığını korumak, hazlarıyla ve içgüdüsel hareket etmektir. Bu evreyi anlayabilmek için bize yardım edecek ikinci kelime anlamı ise tıfıl veya tufeylidir. Bu tabir bir şeyin varlığının başka bir şeyde kümelenmesi, bir asalak gibi ondan beslenmesi anlamına gelerek tam olarak bu süreci anlatır.
Kendi varlığını üstlenmek
Burada ahlaki bir sorun veya insanla ilgili bir aşağılama söz konusu olmaksızın mevcut durum betimlenir. Çünkü insan zaten bir bebek olarak dünyaya geldiğinde başka bir varlıkta 'tüfeyli'dir, onun varlığından beslenerek kendi bilincine erer, biyolojik gelişim sürecini ikmal eder vs. İlahi kanun bunu böyle iktiza ettirmiştir, bunda tereddüt yoktur. Fakat insan gelişimiyle birlikte bir önceki mertebede tabii ve makul olan şey, ikinci evrede sorun olmaya başlar ve insan ancak bu sorunu aşabildiğinde ikinci merhaleye geçebilir. O zaman birinci evrenin koruyuculuğu ikinci evrenin 'maniası' haline gelir, insan bu ikinci evreye ulaşabilmek için bu maniaları aşmak, içinde düştüğü kuyudan çıkmak zorundadır. Artık ikinci evrede tıfıllık veya tufeylilik, aşılması gereken bir yük haline gelmiştir.
Bunun için buradaki süreç belli olmuştur: başkasının varlığındaki varlıktan kendi varlığına geçebilmek, kendi varlığını üstlenebilmek, bunun gerektirdiği cesareti gösterebilmek. Kendi ayakları üzerinde durmak, kendi varlığını üstlenmek, kendi kişiliğini kabullenmek, bu süreçte bir ispat-ı vücud haline gelerek bir önceki süreçle çatışmanın nedenleri olacaktır. Artık burada biyolojik olandan daha önemli olan şey, zihinsel ve psikolojik-ahlaki gelişimdir. Bu süreci tufeylilik ve sabavetin aşılması diye anlayabiliriz. Tufeylilik yani başkasının varlığında kümelenmiş olmayı reddetmek, sabvet yani, içgüdüsel ve hazlara göre akışkanlığı bırakarak daha başka gayelerle davranabilmeyi öğrenmek!
İnsanın bu süreci geçebilmesi herhalde insan yaşamının en meşakkatli yolculuğudur. Bu minvalde sürece katkı sağlayan unsurlardan birisi dış dünyanın tanınması, dış dünya ile ilişki kurulması, 'başkasının varlığında' sıkışıp kalmış benliğin başka insanlar başka varlıklarla münasebet geliştirerek kendini yeni bir süreçte görme imkânları aramasıdır. Vakıa insanın dünyayı tanımasının en önemli neticelerinden birisi bu kırılmanın yaşanabilmesi için gerekli olan yardımın dışarıdan devşirilmesidir. İnsan ancak öteki insan sayesinde bu süreci ikmal edebilir, insan ancak dünyayla bir ilişki içinde bu kopuşu sağlayabilir.
Gerçek bir insan olma yolundaki en mühim evre
Bu süreçte insan hayatına farklı alanlarda sürekli öteki insanların başarılı örneklerle bir kahraman olarak girdiklerini görürüz: özdeşleşme, başarılı örnekleri örnek edinmek, aslında tufeyliliğin etkisiyle insanın bu kez dışarda kendi varlığını ikame etme arzusundan ibarettir. Başka bir anlatımla tufeylilik, içeriden kopartılan kökleri, bu kez aynı gerekçe ve saikle dışarda bir örneğe bağlayarak 'ötekinde varlık' konforunu sürdürmek ister. İnsan hayatında bu süreçte öteki insanın bir kahraman şeklinde tecelli etmesinin nedeni bu tufeylilik halinin devam ediyor olmasıdır. O zaman 'kahraman' -ki hayat içinde bu kahramanlar bir arkadaş veya az çok başarılı addedilen bir kişi olabilir- insan hayatında ilk ve güçlü şekilde bu tufeylilik psikolojisi yolundan girer.
İnsanın tufeylilik ve içgüdesel yaşam merhalesini aşarak gerçek bir insan olma yolundaki en mühim evre, delikanlılık, fütüvvet diye isimlendirilen evredir. Bu evreye ulaşabilmek için dış dünya ve bu dünyanın başarılı örnekleri bir nebze yardımcı olabilir fakat bazen ilk tufeylilik dışarda tekrar kurulabilir, dışardaki 'kahramanlar' üzerinden tufeylilik daha güçlü bir şekilde kökleşme imkânı bulabilir. İnsan için bu durum bağlanma, kendi kişiliğini geliştirmek yerine başkasının varlığına tutunmak, onun dilini ve değerlerini kullanmak şeklinde ortaya çıkar.
Kahramanın zararı burada kendini gösterir: tufeyliliğin geri gelişi, bir ricat hareketi gibi insan benliğini dışarda 'tufeyli' olarak inşa etmek arzusu! Bunu aşabilmek insanın kendine dönmesiyle ve içgüdüleriyle gerçekten hesaplaşmasıyla mümkün olabilir. Böyle bir durumda insan fütüvvet yani delikanlılık evresine intikal edebilmenin yollarını arayacaktır. Çünkü tufeyliliğin ve ikinci tufeyliliğin aşılmasının yolu içerdeki 'tufeyliliği' ve çocuksuluğu aşabilmek, bunun yegâne yolu ise bir cesaretle bu bağı kopartabilmektir. İnsanın içindeki çocuğu öldürmesi, gerçek bir insan olma yolunda mesafe kat edebilmesi bu çocuksuluğun katledilmesine bağlıdır.
Çocukluğun -birinci ve ikinci merhaledeki tufeyliliğin katledilmesiyle- aşılmasıyla varılan ikinci merhale, hiç kuşkusuz, gençlik ve yiğitlik evresidir. İkinci evre insan olma sürecinde insanın ötekiyle ilişkisini yeni bir gözle inşa etmesiyle idrak edilir. Benliksiz dönem veya ötekindeki yaşam evresi ile delikanlılık-yiğitlik arasındaki kırılma noktası içgüdüselliğin yerine diğerkâmlığın ikame edilmesi olarak kabul edilir. Diğerkâmlık, insan kişiliğinin gelişmesinde en önemli -fakat nihai olmayan- bir merhaleyi teşkil ederken aynı zamanda öteki insanın bireyin gelişim seyrinde yer aldığı noktayı bize gösterir.
Delikanlılık-yiğitlik arasındaki kırılma noktası
Öteki insan 'benliksiz yaşam' evresinden bir benliğe doğru terakkinin vasıtası olarak hayatımızda ortaya çıkar. Hz. Peygamber insanın bu evresini 'Yiğit Ali'dir' diye anlatmıştır. Çünkü Ali (Hz.) diğerkâmlığın ideal örneği olarak ben olma, hakikatli bir varlık kazanma yolunda Müslüman cemaatin en ideal örneği kabul edilmiştir. Onun hayatının diğerkâmlık üzerine kurulu olması sonraki Müslüman nesillerde Hz. Ali'yi tarikatın kurucu ismi haline getiren en temel ayrıcalıktır. Hz. Ali başkası için yaşamakla hakikatli varlık kazanmanın örneği olarak görülmüştür.
Dedem Korkut bize bu süreci Bogaç Han hikâyesiyle anlatır: içindeki boğayı -sabilik ve tufeylilik- öldürmekle insan gerçek bir kahraman haline gelebilir, gerçek bir yaşam imkânı elde eder, hakikatli bir varlık olarak isim kazanabilir. Hiç kuşkusuz hikâyede gencin karşısına çıkan 'boğa', insanın içindeki bitmek tükenmek bilmeyen arzular, tufeylilik, başkasının varlığında saklanmış korkak ve güvensiz yaşam, kısaca insanın sabi halidir. Böyle bir anda insanın bir isminin olması gerekmiyor: o birisinin oğludur, ötekinin kardeşidir, varlığını ve kimliğini kendilerinden devşirdiği kimselerin tufeylisidir. İnsanın bir adının olabilmesi için bir varlık ve bir hakikat kazanması gerekir ki o da birinci evrenin asılmasıyla mümkün olabilir.
Başka bir anlatımla insanın içgüdüselliğinin -boğa veya çocuksuluk- katledilmesiyle başkalarını düşünmekle değer kazanmak, diğerkâmlık yoluyla tufeylilikten uzaklaşmak sayesinde insan bir isim kazanabilir, bu sayede lakaplardan ve birisine nispetle anılmaktan özgürleşebilir. Hz. Ali Müslüman toplum için 'diğerkâmlık' yoluyla içindeki çocukluğu katleden en ideal örnek kabul edilmiştir. Bu nedenle Hz. Peygamber 'Yiğit Ali'dir', onun kullandığı kılıç da Zülfikar diye isim almıştır: hem kendisi hem kılıcı içgüdesellikten özgürleşerek 'kahraman' olmuş, bir isim kazanmıştır.
Boğaç Han artık bir kahramandır. Çünkü kahramanlık, başkasının varlığından beslenmek evresini aşarak, bireysel varlığını elde etmek, bunun için gerekli cesaret ve fedakârlığı yapabilmek demektir. Müslüman düşüncede kahramanlık, insanın yolculuğunun adıdır. Fakat yol biter, yolculuk bitmez. Bu kez insan fütüvvetten 'racül (adam olmak)' olma yoluna sürekli ve sonsuz bir yolculukta terakkiyi sürdürür. Yol biter insan kemali bitmez çünkü kemal ancak ilahi isimlerin tecellisinden ibarettir.