Christopher Nolan'ın, 2023'te gösterime giren Oppenheimer filminden sonra Odyssey filmi de benzer temalar etrafında dönüyor. Vicdanlı bir sanatçının günah çıkarması mı, yoksa "yenilerine" yol açılacak günahların meşruiyeti mi tartışması bir yana, Homeros'un metnini uyarlarken de seçtiği yol benzer. Oppenheimer'da, bir bilim adamı "kahramanın" dünyaya karşı sorumluluğu söyleminden çıkarılan şeyle, 2750 yıllık bir destanın, Yunan mitolojilerinin en "trajik" kahramanlarından olan Odysseus üzerinden çıkarılan sonuç hemen hemen aynı. Biraz kazıyalım…
İlyada'ya konu olan Truva Savaşı'nda, "kurnazlığı", "rasyonel aklı" ve "savaş dehası!" ile savaşın kazanılmasının en önemli aktörü olan Odysseus ve askerleri, savaş sonrası Ithaca'ya, "eve" dönüş yolculuğuna çıkarlar. Görüntüde bir "sılaya dönüş" hikâyesidir Odyssey; ama asıl soru dönüş sırasında yaşanan maceralardan çok, Odysseus'un evine dönmek isteyip istemediğidir. Nolan da, esas olarak bu soruyu seçmiş ve "kahramanın yolculuğunda" dönüşü engelleyen asıl sebepleri aramayı seçmiş.
Odysseus, savaşta zekâsı ile öne çıkmış bir komutandır. Ancak her şeyin olduğu gibi zekânın, kurnazlığın ve iktidar arzusunun da bir bedeli vardır. Odysseus'un asıl trajedisi, "dünyayı işgal etme arzusu ile dünyaya/bir eve ait olma isteği" arasındaki korkunç çelişkidir. Truva'yı acımasızca ve "Zeus yasasını" ihlâl eden bir kurnazlıkla işgal etmişlerdir ve korkunç katliamlara imza atmışlardır ama ezeli ve ebedi bir bedel olarak, yakıp yıktıkları dünyanın, "evlerindeki" yansımalarına mahkûm olmuşlardır! Nolan, filminin teması olarak bu mahkûmiyeti seçmiş görünürde… Zira Ithaca'ya dönüşü 20 yılı bulur Odysseus'un… Gecikmiş bir kahramanlık payesi!
"Dünyada istenmeyen misafirin çilesi"
George Steiner Tragedyanın Ölümü eserinde tragedya karakterinin "Tanrılar" tarafından dünyada istenmeyen misafir olarak görüldüğünden bahseder. Tanrılar, insanla adeta bir sinekle oynar gibi oynamaktadır. Eve dönüş yolunda Odysseus ve askerlerine olan da budur. "Tanrıların" kendileriyle bir sinek gibi oynamaları, her türlü işkenceyi yapmaları önünde çaresizce kaderlerini yaşamaktadırlar… Nolan, nedameti tam da bunun üzerinden inşa ediyor. Trajik karakterin "kadere karşı çaresizliğinin" "kendi yapıp ettiklerinin bir cezası" olduğu fikrinin üstüne basa basa… Bu bir anlamda trajik tanrı ve kozmos anlayışlarıyla Hristiyânî anlayışın cem edilmesi demektir esasında.
Odysseus ve askerleri, yolculuk sırasında Poseidon'un, Zeus'un, Apollon'un gazabına uğrarlar. Yoldaşı Athena, sadece bir uyarıcı, bir gözlemcidir… Ancak altını ısrarla çizmemiz gereken şey, Truva Savaşı'nın, İlyada'nın zeki, kurnaz komutanı Odysseus ile eve dönüş için yola çıkan Odysseus'un artık aynı kişiler olmadıklarıdır bana kalırsa! Truva'nın işgal edilmesinde en önemli aktör olan, aklının, kurnazlığının zaferinin sarhoş coşkusunu bir süreliğine yaşayacak olan Odysseus ile "işgal edilmiş dünyada" yaşamak durumunda olan, yani Ithaca'ya dönecek olan Odysseus aynı kişi değildir artık! İlkinin bedeli ikinciye çıkan bütün yollarda karşısına çıkacaktır Odysseus'un…
Nolan'ın, seçtiği yol, Oppenheimer'da seçtiği yolla bire bir aynı… Ortada büyük bir nedamet var, doğru. Ancak, Oppenheimer'da olduğu gibi, binlerce insanı o an, milyonlarcasını da peyderpey öldürebilecek bir silahı icat eden ekibin başındaki adamın nedameti ve sonrasında "çözümü" bulacağı yer aynı yerdir: Bizatihi sorunu inşa eden yer!
Nolan'ın her iki filmde de esas sorunu budur bana kalırsa. "Çözümü bizatihi günahı işleyenlerin dünyasından bulup aklanmaya dönüşen" bir yol bulur Nolan. Oppenheimer'ın günah çıkarma seansı, Batı'yı, Batı'nın rasyonel, çıkarcı ve işgalci politikasını "bilim adamlarının kucağından fert olarak hırslarına teslim olmuş tekil siyasetçilerin kucağına" atma eyleminden başka bir şey değildir. Aslında aynı bataklıktan türemiş iki anlayış, Batılı bilim ve politika, ısrarla ayrıştırılıp ferdi bir "politikacı" gündemine indirgenir ve esas suçlu olan şey, Batı düşüncesi ve ahlâkı, tereyağından kıl çeker gibi aklanır. Esasında Odyssey'de de olan aynı...
Suçluluk duygusu ve aklama
Nolan, Odysseus'u, evine dönmeye çalışan "trajik kahraman"dan çıkarıp, Batı'nın kurucu zihniyetinin örneği olarak yorumluyor büyük oranda. Filmin sonunda Odysseus'un -dilenci kılığında- perde arkasından Penelope'ye anlattığı şeyler, bunu doğrular niteliktedir. Suç ferdi görünmektedir ama bu suç tüm dünyayı ve yanında "evi/Ithaca'yı" da yakan bir eylemdir. Nedameti ve kefareti gerekir! Asıl sorun, bu tespitlerde değil, günahların kefaretinin nasıl ödendiğindedir Nolan'da.
Odysseus, rasyonel Batı zihninin mitolojik atalarından sayılabilir bu anlamda. Zekâ ve akla kurulabilecek stratejilerin faydasına güvenir. "Zeus Yasası"nı çiğneme pahasına savaş hilesini meşru bir yol olarak seçmekte sakınca görmez. Dünya, hayat ve toplumlar "çözülebilir" problemlerdir ve zekâ ve kurnazlık bu problemleri çözmek için ilk seferber edilecek yetilerdir! Truva Atı'nda olduğu gibi ya da hem Odyssey metninde hem de filmde defalarca gördüğümüz gibi, şiddet çoğu zaman meşru bir araç olarak kullanılır. Hatta hakikati manipüle etmek için kimlik değiştirmek (ki Odysseus Ithaca'ya dilenci kılığında girmiştir) meşru bir araç olarak benimsenir. Zeus Yasası bile "Dilencileri kovmayın, onları ağırlayın; çünkü onlar kılık değiştirmiş tanrılar olabilir!" der…
Nolan'ın Odyssey'de bulduğu ile Oppenheimer'da bulduğu aynı suçluluk, kefaret döngüsüdür. Akıl, savaşta ve barışta pek çok "sorunu" çözmek için başat aktördür. Güç ve iktidar, akıllı, rasyonel kahramanların elinde olmalıdır! Lakin Truva Savaşı'nda olduğu gibi, korkunç katliamların sonucunda dünyayı kirleten bir yapının suçluluk duygusu da kendi içinden inşa olur. Kefaretle bu kolektif suçluluk duygusundan kurtulmak mümkündür!
Birer izleyici/okuyucu olarak bizim sormamız gereken soru, hangi kefaretin bu suçluluk duygusunu çözebileceğidir! Odyssey'in sonunda "Batı'ya giden gemide" mi, Oppenheimer'da, Batı biliminin "aydınlığında" mı? Yoksa Batı rasyonalitesinin, dünyayı "bilme", "tanımlama" ama en çok da "işgal etme" saplantısının ortaya çıkardığı bu büyük günahın, aynı sistem içinden çözülemeyeceği meselesi mi? Nolan, ilkini seçerken, aslında bir "aklama" pozisyonuna giriyor. Oppenheimer'da da Odyssey'de de aklanan Batı zihni ve rasyonalitesi oluyor…
Hâlbuki sorun çok açık: Gerek fiziki olarak gerekse muhayyel şekilde, nesneyle, ötekiyle, dünyayla kurduğu ilişki "fethetme/işgal etme" şeklinde olan bir zihin, "ait olma", "hemhâl olma" durumuna geçebilir mi? Odysseus, işgal ettiği, yakıp yıktığı Truva'dan/dünyadan, ait olduğu Ithaca'ya/dünyaya geçebilmesi için hangi bedelleri ödemeli? Ya da herhangi bir bedel, herhangi bir nedamet aynı dünya içinde bir çözüme kavuşturmaya muktedir midir? Esas soru sanırım ikincisi.
Nolan'ın itirafı dünyayı temizlemeye yeter mi?
Nolan'ın, Antik Yunan'ı Hristiyanîleştirdiğini ve bunu itiraf ile yaptığını söyleyebiliriz. Aslında Oppenheimer'da da olan oydu. İtiraf ederek, günah çıkararak aklanma çabası!
Oppenheimer'ın Nolan yorumunda, Oppenheimer basitçe şöyle bir şey yapıyordu: Atom bombası atmış ve binlerce/milyonlarca insana zarar gelmiştir. Büyük bilim adamı suçunun farkına varır. Bu suçluluk duygusu ona epey acı çektirir. Bu acı, adeta bir trajik acıdır ve Aristo'nun Poetika'da "sistemini" kurduğu bir yapının, bir anlatı yapısının tezahürüdür. Sonucunda seyircisinden/muhatabından bir katılım talep eden ve muhatabında katarsise yol açar… Bu katarsisin (ki "yolun kesilmesi" olarak adlandırıyorum bunu. Yukarıya ya da daha derine kazıma potansiyeli olan bir meselenin bir yerde tıkanması) yaptığı en kötü şey, sistemin kendisini (Oppenheimer'da modern bilimi, moderniteyi, Odyssey'de Batı rasyonalitesini, "tanımcı"/işgalci zihniyetini) tereyağından kıl çeker gibi aklama potansiyelidir.
Oppeheimer'da Batı zihnine, modern bilim anlayışına ve daha güncel olarak da Amerikan vandal işgalciliğine bir zeval gelmeden Oppenheimer aklanır! Odyssey'de de olan aynı şeydir. Odysseus'un 20 yıl sonra "eve dönüşü" ve itiraf edip günah çıkarması, Truva'da olan biteni ve o olan bitenin zihinlerde bıraktığını başka bir yöne çevirir. Soru artık bu zihnin kendisi değil, Odysseus'un ferdi olarak aklanarak yeni bir "ev" inşa etme hakkıdır: Hep Batı'ya gidip ilk kara parçasında kalacaklardır! Zulmün, yıkımın bizatihi müsebbibi olan sistem aklanmış, yeni bir "başlangıç" hakkı kazanmıştır böylece!
Odyssey'de "Batı aklı, rasyonalitesi" nedamet getiren bir versiyona evrilmeye çalışılır. Lakin asıl problemlerin o "rasyonalite" tarafından doğurulduğu ve bu bünyeye "vicdanın" sadece sentetik bir ekleme olacağının gözden kaçırılması söz konusu Nolan'da. Oppenheimer, Batı kurucu mitlerinden olan Prometheus'a, "Tanrı'dan bağımsız" bir vicdanın kazandırılma girişimiyken, Odyssey'de de çok benzer bir şey oluyor: "Tanrılarla yarışan Batı aklına" yine Tanrı'dan bağımsız bir vicdan kazandırılma işi… Nolan'ın bu anlamda yaptığı şey, masum bir çaba olmanın ötesine, Batı zihninin bütün bu vahşetin arasında bile kurtarılma çabasına dönüşüyor. Gazze'yi düşünün, tekrar tekrar düşünün ve bu "anlatıların" aslında ne anlama geldiğini tefekkür edin…
Biraz da biçim üzerine
Odyssey filminin biçiminin, olayların art arda dizildiği bir neden-sonuç dizgesinin oluşturduğu aksiyona ve görsel efektlerin vuruculuğuna yaslanan, daha önce belirttiğimiz bir Aristocu "yerine koyma" estetiğinin, aslında trajedi estetiğinin bir karşılığı olduğunu söylemek aşırı yorum olmaz. Nolan, filmin esas sonucunda beklediği şeyi -Batı aklının, vicdanının kurtarılması çabasının seyircideki karşılığını- Hollywood'un artık ustası olduğu bir Neo-Aristocu trajik/epik biçimden inşa ediyor. Üç saate yakın sürede, sinema izleyicisi, Odyssey'in aksiyon dolu macerasına dâhil oluyor. Onca aksiyon içinde "arada bir boşluk dahi bırakılmayan" örgü içinde, seyirci, Aristo'nun tragedya anlamlandırılmasında olduğu gibi, "istenen yöne" doğru yöneltiliyor ve sonucundaki katarsisle amaç hâsıl oluyor! Odysseus ile Penelope'nin "buluşması", hem Odysseus'un hem de Batı aklının kurtuluşu oluyor!
Odyssey filmi, çoğu izleyici tarafından bir macera/fantastik film olarak tecrübe edilecektir. Sikloplardan Kirke'ye, Athena'ya, Kalipso'ya, Antik Yunan mitolojisindeki pek çok varlığın, nasıl surete büründüğü, bürüneceği, Nolan için sadece bir özel efekt meselesi. Varlığın/var olanların sinemasal ontolojisini dert edinen yönetmen sayısı, dünyada iki elin parmağını geçmiyor zira… Bu anlamda film, biçim olarak, Hollywood'un temsilcisi/yürütücüsü olduğu bir geleneğin devamı: Aristocu dramın/tragedyanın etkileri elden geçirilmiş ve katarsisi yenilenmiş, görsel temsili cüretkâr, cahil bir yorumu…
Film sonrası özellikle Batı "entelektüel basını" Kirke'nin olduğu sahnelere güzellemeler yaptılar. Adeta ultra-modern bir feminist okumayla tüm feminist literatürü Kirke'nin üzerine boca ettiler. Hatta Nolan'ın ilk defa bir kadın karakteri bu kadar "derinlemesine" ele aldığını söyleyen Odyssey çevirmenleri bile oldu! Hâlbuki o sahne, yukarıda bahsetmeye çalıştığımız bir "görme biçiminin" en vülgarize edilmiş hâli… Özel efektlerle domuzlara ya da başka hayvanlara çevrilen ve "geri dönen" askerlerin hâli, yemek sahnesinden bir erkek-kadın dikotomisi inşa etme çabası, bir "yarı-tanrıça" olarak büyücü Kirke'den bir Judith Butler çıkarma sevdasından başka bir şey değil ve bence filmin en zayıf sahnelerinden biriydi.
Filmin en sağlam sahnesinin, Poetika'da "tanınma" olarak tarif edilen tragedya unsurunun da yaşandığı, Odysseus ile Penelope'nin (dilenci kılığındadır Odysseus ve bir Truva gazisi olarak olanları anlatıyordur perde arkasındaki Penelope'ye) konuştuğu uzun sahne olduğunu düşünüyorum. Tabi bir de "Sirenlerle" karşılaşan Odysseus ve askerlerinin, onların şarkılarıyla baş etme hallerinin olduğu sahne… Belki de bir Hollywood filminde görebileceğimiz en "sessiz" sahnelerden birisi…