Tarih boyunca sömürgecilik hep aynı yaklaşım içerisinde oldu: Güçlü olanın zayıf olan üzerinde kaynak, pazar ve karar alma yetkisi üzerinden sistematik bir baskı kurması. Silahlar, ticaret yolları, dil politikaları değişse de temel mantık hep aynı kaldı… Günümüz koşullarında özellikle teknolojinin ulaştığı noktada, bir ülkenin topraklarını fiziksel surette işgal etmek artık birincil koşul değil. Aksine, zayıf olanın altyapısına yerleşmek, verisini ele geçirmek ve karar alma mekanizmalarını kullanılmaz hale getirmek yeterli. Hatta yapay zekânın gelişimi ile bu mantık yeni bir kılığa da bürünmüş durumda… Artık taşıyıcısı veri, altyapısı zeki sistemlerle kurulu bir teknolojik egemenlikten bahsetmemiz mümkün. Elbette bu durum geleceğin savaşlarını da siber platforma taşıyarak, sömürü ve egemenlik mücadelelerini farklı bir düzeye eviriyor…
Verinin sessiz gücü
Yapay zekâ modelleri veriden beslenirler. Ne kadar çok veri, hatta ne kadar çeşitli veri varsa o kadar güçlü bir zeki sistem elde edilir. Özellikle 21. yüzyıl ile birlikte ivme kazanan yapay zekâ yarışı bu basit gerçeğin ardında muazzam bir güç dengesi oluşmasına sebep oldu. Öyle ki, dünyanın en büyük yapay zekâ şirketleri, kullanıcı verisini küresel ölçekte toplayan platformlara sahip hale geldi. Milyarlarca kullanıcının davranışı, dili, alışkanlıkları ve tercihleri siz bu satırları okurken bile sürekli işleniyor ve değişiyor. Bu verinin büyük bölümü gelişmekte olan ülkelerden, genç nüfuslardan ve dijital okuryazarlığı henüz olgunlaşmamış coğrafyalardan geliyor. Couldry ve Mejias (2019) bu durumu doğrudan sömürgeci mantıkla ilişkilendiriyor: veri, tıpkı doğal kaynaklar gibi, yerel halkın rızası ve karşılığı olmaksızın işlenip ihraç ediliyor.
İşte ifade ettiğimiz bu düzen genel olarak tekno-sömürgecilik olarak adlandırılıyor. Kavram belki yeni ama içeriği elbette değil. Bir ülkenin dijital altyapısı yabancı şirketlerin sunucularında barınıyor, vatandaşların kişisel verileri başka ülkelerin yargı yetkisi altındaki veri merkezlerinde depolanıyor ve en nihayetinde ulusal karar alma süreçleri bu altyapının açık ya da örtük koşullarına göre şekilleniyor. Üstelik bu bağımlılık bir tür görünmezlik arkasında saklı durumda; elektrik kesintisi gibi hemen fark edilmiyor, yıllarca birikip sisteme işleniyor ve fark edildiğinde ise iş işten geçmiş oluyor.
Tahmin edeceğiniz üzere Türkiye dahil pek çok ülke bu gerçeği geç fark etmiş durumda. İçinde bulunduğumuz coğrafyada ortaya çıkan savaşlar ve küresel dengeler sonucunda ortaya çıkan; savunma sanayiine olan yatırım gerekliliği, beraberinde ulusal savunma sanayiinin gelişimi açısından bir fırsata dönüşmüş olsa da; sivil (public) yapay zekâ altyapısında, büyük dil modellerinde (LLM) ve veri yönetimi politikasında benzer bir stratejik bağımsızlık henüz olgunlaşma aşamasında diyebiliriz.
Geleceğin siber savaşı: Ajan ordular
Siber savaşın klasik imgesi halen kapüşonlu bir hacker figüründe takılı olsa da bu tablo çoktan geride kaldı. 2019'da yazdığım bir makalede, yapay zekânın siber güvenlik alanında aktif rol alacağını, özellikle etmen (ajan) tabanlı sistemlerin kolektif bir saldırı/savunma ağı kurmasını mümkün kılacağını ve öngörmüştüm. Son yıllarda LLM'ler sayesinde ortaya çıkan çoklu ajan yapay zekâ çözümleri, yıllar önce öngörülen senaryonun gerçeğe dönüşmeye çok yakın olduğunu gösteriyor.
Yakın gelecekte sahneyi insan komutanın arkasında, birbirleriyle koordineli çalışan yapay zekâ ajanlarından oluşan hiyerarşik bir ordu doldurabilir. Bu hiyerarşinin mantığı askeri komuta yapısından devşiriliyor. Aynı makalemde, geleceğin siber savaş donanımlı zeki sistemlerinin hem yeterlik hem de yetki düzeyi bakımından hiyerarşik bir düzene sahip olacağını vurgulamıştım. Buna göre en üstte stratejik hedefleri belirleyen ve kaynakları yöneten bir ajan bulunuyor; onun altında keşif, sızma, ayrıcalık yükseltme, veri sızdırma ve örtbas gibi özelleşmiş rollere ayrılmış alt ajanlar çalışıyor.
Her biri görevini bağımsız yürütüyor; ama yönetici ajan genel tabloyu izliyor, bir alt ajan tıkandığında alternatif yola yönlendiriyor, tespit riski arttığında operasyonu yavaşlatıyor ya da tamamen geri çekiyor. Klasik kötü amaçlı yazılımdan temel farkı şu: Bu sistemler önceden yazılmış bir senaryoyu mekanik biçimde takip etmiyor, ortama göre karar alıyor ve adapte oluyor. Fang vd. (2024a; 2024b), LLM'ler üzerine inşa edilmiş otonom siber saldırı ajanlarının da bu tür özgün karar alma süreçlerini başarıyla simüle edebildiğini gösteriyor.
Aynı çerçevede geleceğin siber savaş sistemlerinde kolektif bir bilinç mekanizmasının var olacağını pekâlâ öngörebiliriz. Saldırı ve savunma hattındaki tüm ajanların paylaştığı bu kolektif bilinç; anlık tehdit bilgisini, keşfedilen güvenlik açıklarını ve taktik kararları tüm orduya eş zamanlı olarak dağıtıyor. Bir ajanın tespiti, yalnızca o ajanın değil, tüm ağın davranışını anında güncelliyor. Bu yapı, tek bir komuta merkezine bağımlı olmayan, parçalandıkça yeniden organize olan dağıtık bir zekâ anlamına geliyor; geleneksel savunma sistemlerinin en zor başa çıktığı senaryo tam da bu.
Savunma tarafında da aynı dönüşüm zorunlu hale geliyor. İnsan taraflı günlerce süren log incelemesi yerini anomali tespitinde saniyeler içinde karar veren savunma ajanlarına bırakıyor. Saldırı ajanı bir güvenlik açığı keşfettiğinde, karşı taraftaki savunma ajanı bunu tespit edip yamalamaya, izole etmeye ya da tuzağa çekmeye çalışıyor. Ortaya çıkan tablo, insanın doğrudan müdahil olmadığı, tamamen otonom bir hızda süren bir sürece tekabül ediyor. Siber savaş bu noktada bir satranç değil, gerçek zamanlı oynanan ve her hamlede kuralların yeniden yazıldığı çok katmanlı bir oyuna dönüşüyor. Kello'ya (2017) göre bu geçiş modern güvenlik teorisinin en köklü paradigma kırılması olarak ön plana çıkıyor.
Açıkladığımız tablonun en tehlikeli boyutu yapısal asimetri. Güçlü bir devlet aktörü, savunma kapasitesi düşük bir ülkenin kritik altyapısına yönelik ajan sürüsü konuşlandırdığında, karşı tarafın bunu fark etmesi tahmin edeceğiniz üzere uzun zaman alabilir. Enerji şebekeleri, su sistemleri, hastane ağları ve finans altyapısı, yani kritik altyapılar bu saldırılarda öncelikli hedef olmaya devam ediyor. Ajan tabanlı saldırıların devreye girdiği bir ortamda günümüz koşulları altındaki siber savunma refleksleri artık yetmeyecek; çünkü saldırı, fark edilmeden önce tamamlanmış olacak.
Üstelik saldırı ajanları geliştirmenin maliyeti, kapsamlı bir ulusal siber savunma altyapısı kurmanın maliyetiyle kıyaslandığında çok daha düşük düzeyde. Bununla beraber karşıt çözüm olarak savunma ajanları geliştirme için en baştan gerçekleştirilmesi gereken Ar-Ge yüksek düzeyde maliyetleri de gerekli kılıyor. Bu maliyet asimetrisi, orta büyüklükteki ülkeler için yapısal bir güvenlik açığı oluşturuyor.
Görünmez cephe: Dezenformasyon
Siber savaşın en az anlaşılan boyutu dezenformasyon. Klasik propaganda geçmişte kaba, görünür ve kolay tespit edilebilirdi. Bugünkü yapay zekâ destekli dezenformasyon ise ince, kişiselleştirilmiş ve son derece hızlı bir karakteristik özellik gösteriyor. Ajan ağları bir seçim döneminde binlerce sahte hesabı koordineli biçimde yönetebilir, hedef kitleye özel içerik üretebilir ve gerçek bir toplumsal hareket izlenimi yaratabilir. Wardle ve Derakhshan (2017) bu tür bilgi operasyonlarının artık teknik değil, sosyal mühendislik odaklı yürütüldüğünü ve yapay zekânın bu süreci hem ölçeklendirilir hem de kişiselleştirilebilir kıldığını ifade ediyor.
En basitinden Deepfake ya da benzeri sentetik görüntü oluşturabilen üretken yapay zekâ teknolojileriyle hiç yapılmamış açıklamalar gerçekmiş gibi yayılıyor, siyasi figürlerin ağzından kelimeler çıkartılıyor. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta şu: Dezenformasyon operasyonları artık siber saldırıların bir ön hazırlığı olarak da kullanılıyor. Hedef ülkenin kamuoyunu bölmek, kurumlarına olan güveni sarsmak ve kriz anında toplumsal tepkiyi kilitlemek, doğrudan altyapı saldırısından çok daha az iz bırakıyor.
Bir ülkenin enerji sistemini çökertmek suç; ama o ülkenin vatandaşlarını kendi hükümetlerine karşı yıllarca sistemli biçimde kuşkulandırmak tespiti zor ve farkına varılmayacak düzeyde derin hasar bırakan bir strateji konumunda yerleşiyor. Bu nedenle dezenformasyonun, geleceğin hibrit savaş anlayışında teknik saldırılarla omuz omuza yürüyeceğini öngörebiliriz.
Bu noktada tekno-sömürgecilik olgusuyla geleceğin siber savaş dinamikleri de bir bakıma iç içe geçiyor. Örneğin, sosyal medya platformları üzerinde denetim hakkı olmayan bir ülkenin kendi kamuoyunun nasıl manipüle edileceği üzerinde de denetim hakkına sahip olamayacağı bir geleceği ya da platform algoritmalarının neyin viral olacağına karar verdiği bir tekno düzeni resmedebiliriz. Bunların tamamı başka ülkelerin şirket politikalarına, hatta jeopolitik çıkarlarına göre şekilleniyor. Dezenformasyon cephesi bu yüzden salt teknik bir mesele değil, egemenlik meselesi haline dönüşmüş durumda.
Egemenlik dijitaldir
Ajan tabanlı siber savaşa hazırlıklı olmak, bir savunma yazılımı edinmekten ibaret değil. Hangi kritik sistemlerin yabancı altyapıya bağımlı olduğunu haritalamak, otonom savunma kapasitesi geliştirebilecek insan kaynağını yetiştirmek ve ulusal yapay zekâ politikasını güvenlik boyutuyla birlikte ele almak gerekiyor. Schmitt (2017) Tallinn Manual 2.0 kapsamında devletlerin siber uzaydaki egemenlik haklarını ve saldırılara karşı meşru müdafaa koşullarını netleştirmeye çalıştığını aktarıyor; ama bu hukuki çerçeve, otonom ajan sistemlerinin yarattığı yeni gerçekliğe henüz tam anlamıyla yetişememiş durumda. Teknik kapasite olmadan hukuki çerçevenin de bir anlamı takdir edersiniz ki kalmıyor.
Burada dikkat çekebileceğimiz en kritik boşluk da yetenek meselesi. Yapay zekâ destekli siber savunma sistemleri geliştirebilmek için insan kaynağı şart; tabii ki bu da eğitim sisteminin yeniden yapılandırılmasını, araştırmacılara elverişli koşullar oluşturulmasını ve akademi-sanayi-kamu üçgeninde iş birliği kültürü oluşturulmasını gerektiriyor. Savunma ajanlarını tasarlayacak, kolektif bilinç mimarilerini anlayacak ve ajan saldırılarını öngörecek insan kaynağı olmadan, en iyi yazılı strateji belgesi de kâğıt üzerinde kalıyor.
20. yüzyılda petrol ne idiyse, 21. yüzyılda veri o konumda. Ama petrolün nerede olduğu görünür durumdaydı. Günümüzde veri gizliden gizliye akmakta, fark edilmeden birikmekte ve güç dengesini sessizce yeniden kurmakta… Yapay zekâ ajanları ise bu verinin hem silahına hem kalkanına dönüştüğü bir bileşen haline evriliyor. Geleceğin siber savaşları açık cephelerde değil, kolektif bilinçle hareket eden otonom sistemlerin birbirini saniyeler içinde alt etmeye çalıştığı görünmez bir alanda şekillenecek. Bu alana hazırlıksız girmek, savaş bitmeden mağlup olmak demektir.