Modern öncesi bir kriz çağı olan XVI.-XVII. yüzyıllar şaşırtıcı olmayan bir biçimde Mehdici ve Mesiyanik hareketlerin Akdeniz'de pıtrak gibi bittiği bir zaman dilimiydi. Akdeniz'in dört bir yanına yayılmış Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler neredeyse eş zamanlı olarak kıyametin yaklaştığına inanıyorlardı. Hiç şüphesiz bu beklentilerin önemli bir kısmı Akdeniz'i "Mare Nostrum" (Bizim Denizimiz) haline getiren Osmanlılar arasından neşet ediyordu.
Mesiyanik/Mehdici hareketlerin yaygın bir özelliği belirli zaman dilimlerine önem atfetmeleridir. Özellikle bin yıl dönümleri yani milenyumlar ve özel olarak bir rakam sembolizmine işaret eden seneler mesiyanik beklentilerin yükseldiği zaman dilimleridir. (Nitekim kıymetli okuyucularımızın hatırlayacağı üzere 2012 senesinin 21 Aralık günü, yani "21.12.2012" bir çeşit şifre olarak görülmüş, kıyametin bu tarihte kopacağına dair bir beklenti yükselmişti.) Siyasal ve sosyal krizler bir yana XVI.-XVII. yüzyıllar farklı açılardan kıyametin yaklaştığını düşündürecek bir takvim aralığıydı. Hicri Takvim hesabı ile 1000 yılı 1591-1592 senelerine tesadüf ediyordu. Tartışmalı bir hadis-i şerife göre Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştu : "Ümmetimin ömrü bin seneyi geçecek fakat bin beş yüz seneyi aşmayacaktır". Dolayısıyla bin yılından sonraki her gün kıyameti beklemek için makul bir zamandı.
Ardı arkası kesilmeyen kurtarıcılar
Hristiyan dünyasında bu zaman diliminde "Deccal'in senesi" olan 1666 yılı yer alıyordu. Vahiy kitabında "canavarın sayısı 666'dır" denir. (Bu, muhtemelen Neron Caesar [İmparator Neron] ifadesinin Yahudi Gematriası'ndaki karşılığı; yani bir çeşit örtmece olsa da kıyamet beklentilerinin odağında yer alan bir anlatıdır.) Daniel'in vizyonlarına dair yorumlar kıyametten önce gelecek dört krallığa dair eskatolojik bir inanç doğurmuştur. Dört büyük dünya monarşisinden sonra Mesih'in bin yıllık krallığı gelecektir. Nitekim 1640'larda İngiltere'de teşekkül eden "Fifth Monarchy Men" hareketi artık beşinci krallığın zamanının geldiğini düşünen kıyametçi bir grup olarak dikkat çeker. Hareketin önderlerinden Thomas Venner 1661'deki başarısız ayaklanmasının ardından idam edildiyse de, vefatından sonra cereyan eden 1665 Vebası ve 1666 Londra Büyük Yangını, kıyamet beklentilerini yeniden alevlendirmişti.
Öte yandan Yahudiler için durum sadece bir takvim meselesi değildi. Kosak Atamanı Bohdan Khmelnytsky önderliğindeki silahlı gruplar Polonya ve Ukrayna topraklarında binlerce Yahudi'yi katletmiş, bir kısmını da "yesir" yani esir olarak Kırım Tatarları'na teslim etmişti. Bu felaket atmosferinde Kabalacı Yahudiler arasında 1648'in kıyamet yılı olduğu düşüncesi doğdu. Levililer 25:13'te geçen "bu jübile yılında" tabirindeki "bu=הזאת" (hazot) kelimesi, Yahudi ebcedi ile 408 etmekteydi. 1648 senesi de Yahudi Takvimi'nde 5408 senesine tekabül ediyordu. Zohar müfessirlerine göre altıncı bin yılın 408'inci yılında ölülerin topraktan kalkması bekleniyordu. Tam da 1648'de, bir Osmanlı vatandaşı olan Sabetay Sevi, İzmir'de Mesih olduğunu ilan ederek Yahudi dünyasının bu beklentisine cevap verdi.
Görüleceği üzere yoğun bir beklenti çağından bahsediyoruz. Nitekim bu yıllarda bir Yahudi olan Menasseh ben Israel, Oliver Cromwell'e ve İngiliz Parlamentosu'na yazdığı metinde şöyle diyordu: "Rabbi Maimonides'in ifadesi ile Musa'dan beri, Hristiyanların Mesih'i kadar Mesih'e benzeyen kimse olmamıştır; ben de diyorum ki, Mesih'ten beri, Yahudilerin çağrılacağı döneme en çok benzeyen dönem , içinde yaşadığımız dönemdir."
Osmanlı'da Mehdici kıyamlar
Osmanlı ülkesi binyılcı gaile ile karşılaştığında takvimler 1501'i gösteriyordu. Bir Safevî şeyhzâdesi olan İsmail, 1501'de Tebriz Cuma Mescidi'nde Şii mezhebini resmi mezhep olarak ilan etmiş ve İran üzerinde hakimiyet kurmuştu. İsmail oldukça gençti ancak çevresindeki Ustaclu, Rumlu, Şamlu, Tekelu gibi Türkmen grupları tarafından bir kurtarıcı olarak görülüyordu. Bu nedenle hareket sadece bir siyasi hamle değildi, daha sonraları "kızılbaşlık" olarak anılacak mistik bir kıyamdı. İran'ın genç Şah'ı ve yakın çevresi onun açıkça Mehdi olduğunu ilan etmediyse de Mehdi meselesinde parantezi kapamayan, insanların akıllarında soru işareti bırakmaya müsait bir söylem tercih etmişlerdi. Öte yandan İsmail, hem İran'daki hem de Anadolu içlerindeki kızılbaşların mürşidiydi. Ona atfedilen şiirler incelenirse kutbiyyet ile Mehdiyyet arasında bulanık bir çizgide yer aldığı görülecektir. Sözgelimi bir nefesinde Hz. Ali'nin zamandaki temsilcisi yani bir bakıma imam-ı zaman olduğunu söyler: "Şâh-ı merdân Alî'nün âliyem evlâdiyem/Zülfikâr u tâc u Düldül uşnişânımendedür"
Bir başka şiirinde Mehdî olduğunu adeta ağzından kaçırır: "Hatâyî Mehdî oldı/İmamlar cehdi oldu/Getür gitti gam gussa/Şâdilikvahtı oldu". Şah'ın misyonu Anadolu'daki Osmanlı hâkimiyeti için ciddi bir tehditti. Nitekim muhtemelen onun Anadolu'daki fedailerinden, Şahkulu ya da Baba Tekelü isminde bir Türkmen reisi, 1511 senesinde Vezir-i Azam Hadım Ali Paşa ile Sivas'ta giriştiği çatışmada öldürülmüş, bundan üç sene sonra Osmanlı orduları Çaldıran'da Şah ve müritleri ile savaşmak zorunda kalmıştı.
Osmanlı ülkesinde cereyan eden bir başka mehdîci kıyam Bozoklu Şeyh Celâl'in 1519'da başlattığı ayaklanmaydı. 100 yıl sürecek Celâlî ayaklanmalarına isim babası olan Şeyh Celâl, Osmanlı himayesindeki Dulkadir Beyliği'nden Şehsüvaroğlu Ali Bey tarafından Erzincan'da yakalandı, kesilen başı İstanbul'a gönderildi. Celâl'in müridleri şeyhlerini "kutub, mehdî, halife-i zaman, sahib-zaman" gibi isimlerle adlandırıyorlardı. 1527'de cereyaneden Şah Kalender Çelebi isyanında da benzer temalar takip edildi. Çelebi'nin bağlılarından Pir Ali, bir şiirinde şöyle diyordu:
Gazi Mehdi bir gün Urum'a çıkar
Yezit kalasını hem burcun yıkar
On iki İmam'ın sancağın çeker
Kırmızı taç ile salınsa gerek
Sanma ki Osmanlı yanına kalır
Tanrı'nın aslanı Şah oğlu gelir
Darb ile elinden tahtını alır
Harabende erkân sürülse gerek
Mesihlikten saray bahçıvanlığına
Tasavvufta "hükûmet-i Rabbânî" denilen manevi iktidar ve bu iktidarın başı olan kutuplara dair inanç, Osmanlı makamları açısından bir tehdit olarak algılanıyordu. Bunda Şah İsmail ile başlayan dini karakterli isyan hareketlerinin büyük bir tesiri vardı. Nitekim Bayrâmî-Melâmî kutbu Pir Ali Aksarâyî'nin oğlu olan Olanlar/Oğlanlar Şeyhi İsmail Maşukî de 1539'da bu nedenle idam edilmişti. Şaşırtıcı bir şekilde aynı günlerde Kanuni Sultan Süleyman hakkında yazılan Cihadnâme-i Sultan Süleyman metninde "Sahib-Kıran, Mehdi-i Ahirzamân" olarak anılıyor, Kadı Mevlânâ İsa, Camiu'l-Meknûnât adlı eserinde padişahın neden beklenen Mehdi olduğunu delilleri ile izah ediyordu. Anlaşılan o ki devlet, iktidarına ortak istemiyordu; velev ki bu manevi iktidar olsun!
Padişahların "kutup, Mehdi, sahib-zaman" gibi isimlerle anılması o çağın "zeitgeist"ına uygundu, nitekim bir süre sonra (1590'larda) Babür tahtındaki Ekber Şah, Noktavîler tarafından Mehdi ilan edilecekti. Enteresandır, Ekber Şah sarayındaki âlimlere "Tarih-i Elfî" adıyla bir eser yazdırmış, bu eserle Hz. Peygamber'den kendisine kadar geçen bin yılı özetleterek adeta tarihin Z raporunu çıkarmıştı. Ne de olsa kıyamet yakındı. Aynı günlerde Osmanlı tahtında bulunan III. Murad Şeyh Şücâ'ya yazdığı mektuplarda rüyasında gaipten haberler aldığını, Allah tarafından "on sekiz bin âlem kabz u bastında olsun", "tecellimin hepsi senindir" gibi müjdeler aldığını söylüyordu. Benzer bir şekilde Mağrip'te Ahmed b. Ebî Mahallî 1612'de Mehdici bir ayaklanma ile Marakeş'i ele geçirecekti. Özetle çağın ruhu dünyanın dört bir yanında Mehdiyyet iddiaları tetiklemekteydi.
1650'lerden itibaren "Mehdici çekişme"nin yeni bir boyut kazandığını söylemek mümkündür. Bu yıllarda Sabetay Sevi, dünya Yahudilerini ikiye bölen iddiaları ile ciddi bir ilgi uyandırmıştı. Dünyanın dört bir yanından gelen Yahudiler bu yeni Mesih'i görmeye çalışıyordu. Kıyamet yılında yani 1666'da Türk Sultanı'nı tahtından indireceğini söylemesi bardağı taşıran son damla oldu. Yakalanıp Edirne'de sorgulanan Sabetay, Aziz Mehmet adını alarak ve Müslümanlığı -en azından görünüşte- kabul ederek canını kurtarabildi. Dahası Kadızâdelilerden Vânî Mehmed Efendi'nin himayesine girdi hatta bir kabule göre sarayda bahçıvan bile oldu. (Bu vak'a bugün dahi tartışılan bir mesele olsa da yazımızın hacmi bu teferruatı serdetmeye elverişli değildir.) Aynı sene İmadiyeli Şeyh Abdullah adındaki bir Kürt şeyhi, kendi oğlu Mehmet'in Mehdi olduğu iddiası ile ayaklandı. İstanbul'a getirilen şeyh ve oğlu sorgulandı, Mehdilik iddiasını reddeden baba-oğuldan baba, bir tekke meşihatine, oğul Hazine Dairesi'ne tayin edildi. Böylece Osmanlı makamları iki eskatolojik figürü, birini bahçıvan, birini hazine kapıcısı yapmak suretiyle sindirmiş oluyordu.
Kıyamet figürleri bir sembol mü?
Öte yandan o dönemin seçkin isimleri de bu mevzulara yoğun bir ilgi duyuyordu. Devrin meşhur sufisi Niyâzî-i Mısrî, Eşrât-ı Saat Risâlesi'nde Mehdi ve Deccal'e dair rivayetlerini manevi olarak şerh ediyor, bunları adeta sembolik anlatımlara dönüştürüyordu. Bununla birlikte hatıraları incelendiğinde meseleye sadece manevi bir hadise olarak bakmadığı anlaşılır. Mücadele ettiği devlet idarecilerini "deccal" olarak isimlendirirken aslında kendisini mesiyanik bir mertebeye de yerleştirmiş ya da en azından güncel tartışmalara bir gönderme yapmış oluyordu. Dahası rakibi Vânî Mehmed'in ve Osmanlı saray erkânının Sabetay tarafından Yahudileştirildiğini iddia etmekteydi.
Pir Niyâzî-i Mısrî; Limni'de Mesih, İsa, Deccal, Mehdi gibi meselelerle dolu hatıralarını yazdıktan sonra sürgünde vefat etti. Onun rakiplerine karşı sert tavrı ve çevresinde yarattığı güçlü etki bu sürgün kararında etkili olmuş gibidir. Öte yandan onun kadar sert bir tutuma sahip olmayan Celvetî Şeyhi Kutup Osman Fazlî Efendi de hakkındaki kutbiyyet iddiaları bahane edilerek 1690 senesinde Magosa'ya sürgüne gönderilecek ve burada vefat edecekti. Osman Fazlî Efendi'nin sürgünü daha çok siyasi çekişmelerle ilgili gibi durur. Nitekim onun dervişi olan İsmail Hakkı Bursevî'nin devlet nezdinde gördüğü itibar da bu tezi destekler mahiyettedir.
Osmanlı makamları 1500'lerin başından 1700'lere kadar muhtelif kıyametçi hareketlerle karşılaşmış, bunları her zamanki pragmatik tavrı ile çözmeyi başarmıştır. Bu devrin, özellikle 1590 ve sonrasının bir siyasi kriz devri olması tesadüf değildir. Benzer bir şekilde imparatorluğun çözülmeye başladığı 19. yüzyılda Medine'de ortaya çıkan Bosnalı Hafız Abdullah Efendi vakası, 1881'de başlayan Sudanlı Muhammed Ahmed el-Mehdî hareketi de benzer bir kriz atmosferinin ürünüdür. İstiklal Harbi yıllarında ise Bayburtlu Şeyh Eşref'in başlattığı Hart Vakası gibi bir dizi dini karakterli isyan vakasına tesadüf edilecektir. Basitçe söylemek gerekirse siyasi krizler kıyametçi beklentileri tetiklemektedir. Belki de günümüzde bu kadar çok Mesih/Mehdi çıkmasının, ciddi siyasilerin ağızlarından sık sık mesiyanik beklentiler duymamızın sebebi de budur. Bilindik dünya birkaç on yılda, gözlerimizin önünde çökerken insanların böyle beklentilere kapılması gayet anlaşılabilir bir durumdur.

İzmirli bir Mesih: Sabetay Sevi

Sudanlı Muhammed Ahmed el-Mehdî