Humeyni tarafından geliştirilen velâyet-i fakih teorisi, Şiî, daha özelde ise Caferî inancı açısından tarihsel süreklilik içinde ortaya çıkan yorumlar arasında ayrıksı ve radikal bir kırılma olarak değerlendirilmelidir; zira bu teoriye göre, Hz. Mehdi gelene kadar devletin yönetim hakkı ulemanın uhdesine bırakılmakta ve böylece gaybet döneminde dinî liderlik ile siyasî yönetim arasında yüzyıllar boyunca korunmuş olan mesafe ortadan kaldırılmaktadır. Oysa geleneksel Şiî-Caferî öğretisinde, Hz. Muhammed sonrasında ümmet üzerinde imamet (dinî liderlik) ve velâyet (siyasî liderlik) yetkisi yalnızca peygamber soyundan gelen masum imamlara aittir ve bu yetkinin herhangi bir beşerî aktöre devredilmesi teolojik olarak mümkün görülmemektedir; zira bu yetki yalnızca soy bağı ile değil, aynı zamanda masumiyet (ismet) sıfatı ile birlikte düşünülmekte ve hata yapma ihtimali bulunan herhangi bir insanın bu konumu üstlenmesi doğrudan imamet doktrinine aykırı kabul edilmektedir. Yönetimin peygamber soyundan gelmesi gerektiği anlayışını sistematik biçimde kurumsallaştıran isim ise İmam Cafer es-Sadık olmuş, onun çizgisi etrafında şekillenen bu mezhebin taraftarları Caferîler ya da On İki İmamcılar olarak adlandırılmıştır.
Bu inanç, On İkinci İmam Muhammed el-Mehdi'nin 873–874 yıllarında gaybete çekilmesine kadar bu anlayış kesintisiz bir şekilde devam etmiş; imamet zinciri tarihsel sürekliliğini korumuş ve imamın varlığı hem dinî hem de toplumsal düzenin temel referansı olarak kabul edilmiştir. Ancak Mehdi'nin ortadan kaybolmasıyla birlikte imametin ve velâyetin kimde olacağı sorusu Şiî düşüncenin merkezine yerleşmiş ve bu durum yalnızca teorik bir tartışma değil, aynı zamanda derin bir itikadî, toplumsal ve pratik kriz üretmiştir. Gaybet olgusu Şiî literatürde iki aşamalı olarak kavramsallaştırılmıştır: Küçük Gaybet döneminde imamın sınırlı sayıda nâib aracılığıyla toplulukla dolaylı iletişimini sürdürdüğü kabul edilirken, Büyük Gaybet ile birlikte bu ilişkinin tamamen kesildiği, imamla doğrudan temasın imkânsız hâle geldiği ve imametin görünür dünyadaki fonksiyonlarının tamamen belirsizleştiği bir evreye girilmiştir; bu ikinci aşama, yalnızca bir iletişim kopuşu değil, aynı zamanda krizin derinleştiği, imamın yokluğunun artık telafi edilemez bir gerçeklik olarak kabul edildiği ve Şiî düşüncenin kendisini yeniden üretmek zorunda kaldığı tarihsel bir kırılma noktasıdır.
"Bekleyiş"
Klasik Şiî yaklaşım bu duruma son derece katı bir cevap vermiştir: Mehdi'nin dönüşüne kadar hiçbir beşerî otorite imametin ve velâyetin fonksiyonlarını üstlenemez ve bu nedenle bu dönemde kurulan hiçbir siyasal düzen tam anlamıyla meşru kabul edilmez. Bu ilke, Şiî toplumlarda yalnızca siyasal bir çekilme üretmemiş, aynı zamanda "bekleyiş" kavramını merkezî bir teolojik kategori hâline getirmiştir. Ancak bu bekleyiş, basit bir sabır ya da edilgenlik hâli değildir; aksine mevcut düzenlerin hiçbir zaman nihai kabul edilmemesi, sürekli olarak geçici ve eksik görülmesi, tarihin hiçbir aşamasında tamamlanmış sayılmaması ve her an ilahî müdahaleye açık bir süreç olarak kavranması anlamına gelen aktif bir bilinçtir. Bu nedenle intizâr, yalnızca Mehdi'yi beklemek değil, aynı zamanda mevcut dünyayı hiçbir zaman nihai bir gerçeklik olarak kabul etmemek, ona karşı sürekli bir mesafe üretmek ve bu mesafe üzerinden teolojik bir farkındalık geliştirmektir.
Bu uzun süreli bekleyiş süreci, fıkhî ve toplumsal sorunların çözümünde yeni araçlar üretme ihtiyacını doğurmuş; Ahbârîlik ve Usûlîlik tartışmaları bu bağlamda ortaya çıkmıştır. Usûlî yaklaşımın galip gelmesiyle birlikte ulema, yalnızca rivayet aktaran bir zümre olmaktan çıkarak dinî hüküm üreten ve yorumlayan bir otoriteye dönüşmüş, merci-i taklid kurumu ile birlikte bu otorite kurumsallaşmış ve özellikle 19. yüzyılda hums ve zekât gibi gelirlerin kontrolü ile sosyoekonomik gücünü artırmıştır. Buna rağmen ulema, doğrudan siyasal yönetimi üstlenmekten kaçınmış ve dinî rehberlik ile siyasal alan arasında belirgin bir ayrımı korumuştur; bu durum, imamın yokluğunda ortaya çıkan boşluğun tamamen doldurulmak yerine sınırlı ve kontrollü bir şekilde yönetilmesi gerektiği yönündeki teolojik hassasiyetin bir sonucudur.
Gaybete üç farklı yaklaşım
Bu çizginin en sistematik ifadesi, Necef merkezli ulema geleneğinde ortaya çıkmıştır. Necef ekolüne göre gaybet dönemi doldurulması gereken bir boşluk değil, korunması gereken bir sınırdır; imamın yokluğu herhangi bir temsil mekanizmasıyla telafi edilemez. Bu nedenle fakihler yalnızca dinî rehberlik (irşad) ve fetva üretimi ile sınırlı kalmalı, siyasal yönetimi üstlenmemelidir. Bu yaklaşım, temkinli ve sınırlı bir bekleyiş üretmekte ve Mehdi'nin zuhurunun bütünüyle ilahî takdire bağlı olduğu fikrini merkeze almaktadır; dolayısıyla insanın tarihsel süreçte oynayabileceği rol, sınırlandırılmış ve dikkatle kontrol edilen bir alana indirgenmektedir.
Buna karşılık İran'da var olan Hüccetiyye hareketi, bu bekleyiş anlayışını daha katı ve müdahaleye kapalı bir biçime dönüştürmüş; Mehdi gelmeden kurulacak her türlü siyasal düzeni ilkesel olarak reddederek, insan müdahalesini neredeyse tamamen dışlayan bir yaklaşım geliştirmiştir. Bu çerçevede Hüccetiyye yalnızca siyasetten uzak durmayı değil, aynı zamanda Mehdi'nin zuhuruna yönelik herhangi bir tarihsel hazırlık fikrini de reddetmiş ve bekleyişi mutlaklaştırarak insanın tarihsel sorumluluğunu en aza indiren bir çizgi ortaya koymuştur. Bu iki yaklaşım ilk bakışta benzer görünse de, aslında farklı yoğunluklara sahiptir: Necef yaklaşımı dinî rehberlik alanını koruyarak toplumsal dengeyi sürdürmeye çalışırken, Hüccetiyye yaklaşımı bu dengeyi dahi gereksiz görerek daha keskin, daha katı ve daha kapalı bir teolojik çekilme üretmektedir.
Buna karşılık Kum merkezli yaklaşım, Humeyni ile birlikte köklü bir dönüşüm geçirmiş; bekleyiş anlayışı pasif bir sabır hâlinden çıkarılarak aktif bir tarihsel müdahale olarak yeniden yorumlanmıştır. Bu yaklaşımın en ileri ve en tartışmalı formu ise Mahmud Ahmedinejad döneminde ortaya çıkmış; Ahmedinejad, Mehdi'nin gelişini yalnızca beklenen bir olay olarak değil, belirli toplumsal ve siyasal şartların bilinçli biçimde oluşturulmasıyla hızlandırılabilecek bir süreç olarak değerlendirmiştir. Bu yaklaşım, Necef'in temkinli çizgisini reddetmekte, Hüccetiyye'nin pasifliğini tersine çevirmekte ve Kum yaklaşımını daha ileri bir noktaya taşıyarak aktif bekleyişin radikal bir versiyonunu ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım son derece tehlikeli görülmüş ve Ahmedinejad gibi düşünenler sistem dışına itilmiştir.
Keskin bir ayrım çizgisi
Dolayısıyla Şiî düşünce içinde ortaya çıkan bu farklı yaklaşımlar, aslında tek bir soruya verilen üç ayrı cevabı temsil etmektedir: Mehdi yokken ne yapılmalıdır? Bu soruya verilen cevaplar yalnızca teorik farklılıklar değil, aynı zamanda tarihsel yönelimleri, toplumsal davranışları ve dinî pratikleri belirleyen temel ayrım hatlarını oluşturmaktadır. Necef ekolü bu soruya temkinli bir bekleyişle cevap verirken, benzer şekilde Hüccetiyye mutlak bir geri çekilme ile karşılık vermekte; Humeyni çizgisi aktif bir bekleyiş ile Ahmedinejad çizgisi ise aktif müdahale ile bu bekleyişi dönüştürmeye çalışmaktadır.
Sonuç olarak, Mehdi'yi beklemek, Şiî düşüncede yalnızca gelecekte gerçekleşecek bir ilahî müdahaleyi sabırla karşılamak anlamına gelmez; aksine mevcut dünyanın nasıl yorumlanacağına, hangi ölçüde kabul edileceğine, ne ölçüde reddedileceğine ve insanın tarih karşısında nasıl bir pozisyon alacağına karar veren, bu yönüyle hem teolojik hem de tarihsel bütün ayrımların merkezinde yer alan en belirleyici, en keskin ve en kurucu ayrım çizgisidir.
Öte yandan, Şiî düşüncede Mehdi inancı yalnızca eskatolojik bir beklenti olarak kalmamakta; aksine geçmişi anlamlandıran, bugünü sorgulayan ve geleceği yönlendiren çok katmanlı bir düşünsel yapı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yapı içinde ortaya çıkan farklı yorumlar, aynı inançtan hareket etmelerine rağmen birbirinden oldukça farklı tarihsel ve pratik sonuçlar üretmekte; bu durum Mehdi inancının durağan bir dogma değil, sürekli yeniden yorumlanan dinamik bir düşünce alanı olduğunu açıkça göstermektedir. Bu nedenle Mehdi inancı, yalnızca gelecekte gerçekleşecek bir olayın beklentisi değil, aynı zamanda her dönemde yeniden tanımlanan, yeniden yorumlanan ve yeniden konumlandırılan bir düşünsel merkez olarak Şiî geleneğin en belirleyici unsurlarından biri olmayı sürdürmektedir.
Bununla birlikte, bütün bu farklı yorumlara, ayrışmalara ve pratik yönelimlere rağmen, Necef'in temkinli bekleyişi, Hüccetiyye'nin katı geri çekilmesi ve müdahaleci çizginin aktif tarihsel yaklaşımı nihai bir teolojik kabulde birleşmektedir: İmam Mehdi'nin zuhurunun kaçınılmaz olduğu, zulümle dolmuş dünyayı adaletle dolduracağı ve kıyametle bağlantılı ilahî düzeni tesis edeceği inancı; bu anlamda Şiî düşüncede Mehdi'yi beklemek, yöntemlerde ne kadar ayrışılırsa ayrışılsın, insanın tarih karşısındaki konumunu belirleyen farklı yolların, kaçınılmaz bir ilahî son ve mutlak adalet ufkunda birleştiği nihai hakikat olarak kalmaktadır.