Tarihte bir FETÖ vakası: Şehülislam Feyzullah Efendi

Tarihte bir FETÖ vakası: Şehülislam Feyzullah Efendi
Giriş Tarihi: 12.10.2016 15:13 Son Güncelleme: 17.10.2016 17:26
Süleyman Arif Özkut SAYI:28Ekim 2016
Şeyhülislamlık makamına veliaht olarak devrin İstanbul'unda ve tarihi kaynaklarda geçtiği adıyla Feyzullah'ın büyük oğlu Fethullah getirildi. Aklı başında olmayan, usulsüz hareketleriyle babası gibi nefret uyandıran bu zat da dirliklere keyfi el koyan, bolca da rüşvet yiyen bir ifritti. Şeyhülislamlığa veliahtlık gibi bir saçma usulün eklenmesi de Feyzullah Efendi tarafından icat edilmiş ilk ve tek uygulama olarak tarihteki yerini aldı.

Osmanlı yönetim sistemi, temellerini kendinden önceki Türk ve İslam devletlerinden alan örfi, merkeziyetçi yapıya sahipti. Şer'i hukuku esas almasından kaynaklı olarak da din ve devlet işlerinin birbirini bütünlediği bir görünüm sergilerdi. Ulema ve din adamları halk ile saray nezdinde itibarı yüksek bir noktaya sahipti. İcraatların kitaba uygunluğu konusunda denetçi vazifesi görürlerdi. Şimdiki anlamda üniversite olan medreselerle, tüm yetkili mahkemeler kadılık adı altında bunlara tabiydi. İlmiye yapı itibariyle gayet disiplinli olup kendi yetki alanı dışına çıkmaz ve devletin yönetimine dair sultanın alacağı kararlara dini boyutu dışında asla karışamazdı. Sonuç olarak hükümdar üstünde kanunlar dışında bir tasallut gücü var olamazdı.

Bu temel kriterlerden dolayı ruhbanlık kurumu bu medeniyette asla yer edinemedi. Sapık düşünce ve fikirler bir İslam toplumu olan Osmanlı'da uzun süre tutunamayarak ortaya çıkardı. Yine her fitne hareketi kitabi ceza ile en ağır şekilde hallolurdu. Yalnız her devlette olduğu gibi bazı dönemlerde bu tarz yapılar, bazen dış destek de alarak, var olabilirdi. Fakat var olan bu yapılanmalar ya dişe dokunur bir taraftar kitlesi bulamaz ya da etki alanı itibariyle oldukça dar bir çerçevede kalırdı.

Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan son anlarına kadar devlet adamlarının ilham kaynağı hakiki tarikat erbabı, mutasavvıflardı. Padişahla ciddi yakınlığı olan bu gönül ehli insanlar birer manevi rehberdiler. Bunlar, siyasete değil karışmak tenezzül dahi etmezlerdi. Devlet kadrolarını parsellemek, hükümdarı devre dışı bırakarak nüfuz sahibi olmak gibi dünyalık hesapları olmayan arif insanlardı. Devletin ve yöneticilerin icraatlarının İslamiliği ile ilgilenirlerdi sadece. Medreselerde yetişen ulemada ise bazen Kadızadeliler gibi fikri; bazen de birtakım şahsi kayırmalarla iktidar kotarmaya çalışan hareketlerin görüldüğüne şahit olunmuştu tarihte.

Hükümdarın kendisine duyduğu saygı ve sevgiyi istismar ederek devlet üzerinde güç oluşturma hatta sultandan dahi güçlü olma girişiminin en sarsıcı örneklerinden birini ise 17'inci yüzyılda yaşamış olan Şeyhülislam Feyzullah Efendi'de görmekteyiz. Hükümdarın kendisine olan yüksek teveccühünü istismar ederek nüfuzunu, kendi iktidarını oluşturmak için kullanan bu zat Erzurum eşrafından gelir. Babası da aynı şehrin müftüsü olan Mehmet Efendi'nin yanında ilk tahsilini yapan Feyzullah Efendi, o sırada Hünkâr İmamı ve Ordu Vaizi olan Vani Mehmet Efendi'nin kızıyla evlendi. Bu hamlenin meyvelerini ise gerçekleştirdiği hızlı siyasi dostluklarla pekiştirdi. Şecerelere tamamen aykırı bir şekilde kendisinin Peygamber soyundan geldiğini iddia ederek bu bağların ardını iyice kuvvetlendirdi.

Klasik Osmanlı ilmiye sınıfının zor ve meşakkatli, uzun yıllara mâl olan hiyerarşi merdivenlerini hızlı biçimde tırmandı Feyzullah Efendi. Şehzade hocalığına gelerek (daha sonra ikisi de sultan olan 2'nci Mustafa ve 3'üncü Ahmet'in) özellikle şehzade Mustafa üzerinde büyük nüfuz sahibi oldu. 2'nci Mustafa'nın sultanlığı döneminde ilmiye teşkilatının zirvesi olan şeyhülislamlık makamına kadar yükseldi.

Ordu başında sefere çıkan son hükümdar olan 2'nci Mustafa cihangirane bir kişiliğe sahipti. Şehzadeliğinden beri hocası olan Feyzullah Efendi'ye beslediği sınırsız sevgi ve itimadı belki de en büyük zaafıydı. 3'üncü Ahmet abisi Sultan Mustafa'ya "Devleti padişah yönetir, ne kadar hocamız da olsa bu zata bu kadar güç teslim edilmemelidir" türünden nasihatler sunmuş olsa da belli ki bunlar sultan tarafından pek de dikkate alınmamıştır. Hatta durum gittikçe ilerlemiş, sadaret mührü birine verileceği vakit "Şeyhülislam'ın hilafına onun onayından, rızasından gayrı iş yapmama" nasihati bizzat padişah tarafından verilmeye başlanmıştır. İşin derinlerindeyse kurnaz Şeyhülislam'ın 2'nci Mustafa'yı küçük yaştaki hocalığından itibaren iyi niyeti konusunda kandırması yatmaktadır.

Keyfi reflekslerle verilen fetvalar

Bu devirde Osmanlı, 2'nci Viyana Kuşatması ve bozgunu sonrası Avrupalı devletler tarafından kurulan Haçlı fikriyatındaki Kutsal İttifak ile savaş halindeydi. Dört cephede dört devletle savaşmasından ötürü devletin maliyesi iyice bozulmuş ve ordu da ciddi derecede yıpranmıştı. Avrupa'da da durum aynıydı ve barış için sonucu devamlı değişen mücadelelerden nihai bir sonuçla ayrılmak zaruriydi. 2'nci Mustafa ordusunun başında üst üste galibiyetler alınca son darbeyi de vurarak barış masasına daha güçlü oturmak istedi. Fakat üçüncü seferde Avusturya Cephesi'nde büyük bir mağlubiyet yaşandı. Bu durum padişahta ciddi bir üzüntüye sebep oldu. Karlofça'ya giden süreçte etkin rol üstlenerek barış yanlısı grubun başını çekti. Sultanın almış olduğu bu acele kararda elbette ki Şeyhülislam Feyzullah Efendi'nin de önemli bir etkisi vardı. Dini akidelerle değil keyfi reflekslerle tehlikeli fetvalar verebildiğini göstermesi bakımından önemli olan bu karar, belli kesimlerde Feyzullah Efendi'ye yönelik ilk büyük şüpheyi de uyandırdı.

Alınan karara giden süreç ise şöyle işledi: Devlet-i Aliye'nin savaştığı ülkelerden biri olan Polonya, bu cephede yer alan ve stratejik bir önem arz eden Kamaniçe Kalesi'ni istiyordu. Burası çokça Müslüman'ın yaşadığı ve içinde birçok caminin imar edildiği bir şehirdi. Osmanlı tarafı hem Müslümanların fazla sayıda yaşadığı hem de stratejik bir yer olan bu noktayı terk etme konusunda tereddüt gösteriyordu. Şeyhülislam Feyzullah Efendi hemen sazı eline alıp bunda dinen bir sakınca olmadığını belirten bir fetva düzünce şehir Polonyalılara teslim edildi. Fakat tahliye işlemleri yapılırken bazı Müslümanlar hunharca katledilip şehrin yanındaki nehirlere atıldı. Feyzullah Efendi yine devreye girerek bu duruma tepki göstermek isteyen devletin frenine bastı ve barış bir şekilde tesis edildi. Fakat o devirde Müslüman bir yurdun devlet eliyle teslimi ihanetle bir sayılırdı ki suç dosyası iyice kabaran Feyzullah Efendi'nin ölüm sebeplerinden bir tanesi de zaten bu olacaktı.

Kendisine olan tepkilerin gittikçe artmasından sonra sultanı fesat ehli insanların İstanbul'da çok olduğu bahanesiyle Edirne'ye gitmeye ikna etti. Aslında kendi usulsüzlüklerinin haberinin sultana gitmesini engelleme amacını taşıyan bu hareketin devamı da geldi elbette. Bütün devlet işlerinin kendi elinde toplanmasını sağlamak için önce dönemin sadrazamının bütün işlerine karışmaya başladı. Sonrasında ise sadrazamın yakınlarının idam fetvalarını vermeye başlayarak onu istifaya mecbur kıldı. Yerine gelecek olanı da kendi getirip, onun da sonunu yine bizzat kendisi hazırladı.

Devamında görülmemiş bir kadroculuk faaliyetine girişti. İşe evvela ilmiyeden başladı. Liyakatsiz, donanımsız kendini 'şeyhülislamın bendesi' sayan bir güruh devlet içerisine kademeli olarak yerleştirildi. Sistemin başında ise bizzat kendisi ve oğulları vardı. Zaten onlar bu gayrı ehil grubun en imtiyazlı kişileriydiler. Şeyhülislamlık makamına veliaht olarak o dönem İstanbul'unda ve devir kaynaklarında geçtiği adıyla Feyzullah'ın büyük oğlu Deli Fethullah getirildi. Aklı başında olmayan, keyfi hareketleriyle babası gibi nefret uyandıran bu zat da dirliklere el koyan, bolca da rüşvet yiyen bir ifritti. Şeyhülislamlığa veliahtlık gibi bir saçma usulün eklenmesi ise Feyzullah Efendi tarafından icat edilmiş ilk ve tek uygulama olarak tarih sahnesindeki yerini aldı. Rumeli ilmiyesinin en önemli ve yüksek memuriyetine amcaoğlu Mehmet Efendi, Anadolu Kazaskerliği'ne ikinci oğlu Mustafa Efendi, Bursa kadılığına oğlu Ahmet, şehzade hocalığına bir diğer oğlu İbrahim, Mekke kadılığına ise kayınbiraderi getirildi. Damadı Abdullah Paşa da İstanbul'da eli kolu olsun diye sadaret kaymakamlığına yerleştirildi. Bundan sonra konak çalışanları, Feyzullah Efendi bendesi olmayı kabul edenler sistematik bir şekilde devlet kademelerinde resmen örgütlenmeye başladılar. Hatta usta Kaptanıderya Mezamorto Hüseyin Paşa'nın ölümünden sonra donanmayı da kendi ayak takımıyla doldurdu. Kendi adamını yerleştirmek için Mekke şerifi seçimlerine de karıştı. Ciddi olayların patlak vermesi sonucu koca devletin bölgede nüfuzu sarsılacak noktaya geldi.

Vezirlerin bir tek adı kaldı

Artan bu nüfuzla istismar hareketi Feyzullah Efendi'ye güç, kuvvet ve rüşvete bağlı olarak ciddi bir gelir getirdiği gibi kendisine karşı yoğun bir nefret de uyandırıyordu. Devlet adamları, başta vezirler, durumun farkındaydılar. Fakat şeyhülislamın da gücünü biliyorlardı. Sultanla bilgisi dahlinde görüşen, duruma dair bilgi vermeye yeltenebilecek kişiler azledilip yerlerinden ediliyor, geriden gelenler de bir daha böyle şeylere girişmeye cesaret edemiyorlardı. Sultandan sonra devletin en yetkili makamı olan sadrazamlığa gelen Amcazade Daltaban Mustafa Paşa'nın dahi başını yemişti Feyzullah Efendi ve devlet içine çöreklenmiş çetesi.

Sadrazam Daltaban Mustafa Paşa'yı makamında ziyarete gelen Feyzullah Efendi at arabasının içinde oğlu Deli Fetullah'la birlikte kapı önüne kadar gelir, kapılarını imparatorluğun sultandan sonra gelen en önemli devlet adamına açtırırdı. Divanlarda yine en önde giderdi. Bu ziyaretlerinde sadrazamı kendi hizmetlerinde fiili olarak kullanıp geleneksel devlet protokolünü yerle bir ederken hiçbir beis görmezdi. "Vezirlerin, sadrazamların bir tek adı kaldı" sözü, dönemi anlatan eserlerde yerini almıştır. Yaşanan olaylar İstanbul'daki ilmiye sınıfı mensupları arasında homurdanmaların artmasına yol açmıştı çünkü yükselmeleri mümkün olamıyordu. Her köşe başı Feyzullah Efendi ailesi konak çalışanları ya da bendeler tarafından doldurulmuştu. Devlet içerisinde kendi yapısı dışında kimseye yaşam hakkı tanımayan Feyzullah Efendi bir sonraki sadrazam olan Rami Mehmet Efendi'yi de kendisi belirledi. Karlofça Anlaşması'nda Osmanlı'yı temsil eden bu başarılı bürokrat dahi liyakatiyle değil Feyzullah Efendi'nin adamı olarak o makama gelebildi. Fakat şeyhülislamın gerçek yüzünü biliyor ve onu etkisizleştirmek istiyordu. Sultanı buna ikna etmek için saray ve bürokrasiden destek bulmaya çaba sarf ediyordu.

Suyu gittikçe ısınan Feyzullah Efendi'nin sonunu hazırlayan şey ise, tarihlere 'Edirne Vakası' olarak geçen olaylar oldu. Maaşlarını alamayan 200 kişilik Cebeci adlı bir kapıkulu piyade grubunun başlattığı isyana yeniçerilerle sipahiler de katıldı. İstanbul'da Feyzullah Efendi'nin adamlarını birer ikişer yok ederlerken olaylar şeyhülislam tarafından padişaha münferit küçük olaylar olarak aksettiriliyordu. İstanbul'da isyan eden zümrelere ilmiye erbapları ve bütün sınıflarıyla halk da katılmıştı. Ayaklanan kesimlerin sultandan şikâyetleri yoktu esasen. Sadece şeyhülislamın zulmüne bir son verilmesini, padişahın Edirne'den gelerek payitahtta oturmasını istiyorlardı. Durumlarını sultana sunmak için bir heyeti Edirne'ye gönderdiler fakat bunlar daha şehre varamadan Feyzullah Efendi emriyle hapsedildiler. İstanbul'da kendisinden duyulan memnuniyetsizlik sebebiyle başlayan isyanı bu hamlesiyle daha da körükledi. Bunlar padişaha başkaldırdı, artık dinden de çıktılar diyerek sultanda sanki kendisi gibi düşünüyormuş intibaını uyandırmanın yolunu yapmaya başladı. İstanbul'da isyan eden kitlenin başını çeken asker, 2'nci Mustafa'nın yerine kardeşi 3'üncü Ahmet'i geçirmek için harekete geçti. İstanbul'da bulunan ordu Edirne'ye doğru hareket etti. Sultan Mustafa her şeyden habersiz bir vaziyette iken valide sultanın yardımıyla Rami Mehmet Paşa olanı biteni kendisine anlattı. Şeyhülislam ve çocukları derhal azledildiler. Fakat geç kalınan bu hamle sultana başkaldırma noktasına gelen isyancıları ikna etmeye yetmedi. Edirne ordusu İstanbul'dan gelen askere silah çekmedi. Sonuç olarak 2'nci Mustafa tahttan indirildi.

İsyancıların sonu

Feyzullah Efendi'ye bağlı olarak Osmanlı tarihinde yine bir ilk gerçekleşti. Birçok padişah askerce yapılan ihtilallerle tahtından olmuştu. Bu taht değişikliklerinin sebeplerini ise; yapılmak istenen reformlara muhalefet, maaş azlığı, devlet adamlarından duyulan memnuniyetsizlik, yeniçerilerin ortadan kaldırılacağı gibi korkular oluşturmuştu. Fakat maaş zammı memnuniyetsizliği gibi görünen 'Edirne Vakası', dini kılıfa bürünmüş bir tasallut yapısı oluşturan Feyzullah Efendi'ye karşıydı. Yani isyan sultan dışında bir güce, şeyhülislamın egemenliğine dönük bir isyandı. Feyzullah Efendi görevinden yalnız başına değil cihangirane bir sultanın da başını yiyerek gidiyordu. Sultan Mustafa azledilip güvenli bir şekilde İstanbul'a nakledildi. Öfkeli isyancı güruh, Feyzullah Efendi ve oğullarının azlini yeterli bulmuyordu. İlmiye rütbeleri saygı gören itibarlı makamlar olduğundan direkt idam etmek de hoş olmazdı. Ama bunun için de bir ara formül üretildi. Hem Feyzullah Efendi, hem derbeder oğlu Deli Fetullah ve hem de diğer bağlıları için devlet üzerinde tasallut etmenin bedeli korkunç oldu. İlmiye payeleri yerine Feyzullah Efendi Kandiye, oğlu Deli Fetullah Efendi de Alacahisar Sancakbeyliği'ne getirildiler. İlmiyeyle ilişkileri kesildikten sonra Feyzullah Efendi bir eşeğe ters ve boynuna da ip bağlanarak bindirildi. İstanbul sokaklarında 'ibret-i âlem' olsun diye gezdirildi. Sonunda da zamanında Kamaniçe Kalesi'nde Müslümanlara yapıldığı iddia edilen şekilde ve bunun esas müsebbibi olduğu düşüncesiyle başı gövdesinden ayrılarak Tunca nehrine atıldı. Oğlu Deli Fetullah da bu şebekenin sağ kolu olduğu, yaptığı kanunsuz işler, haksızlıklar sebebiyle babasıyla aynı sonu paylaştı.

Feyzullah Efendi ve oğlu Deli Fetullah'ın devlet geleneğine sığmayacak şekilde kurduğu kanunsuz, nizamsız, despot düzen yukarıda da izah etmeye çalıştığımız üzere kitlesel bir başkaldırı sonucunda sonlandırılmıştır. Bu topraklarda gayrı kanuni, ruhbani, şahıs despotizmine dayanan, halkın desteğini almamış yapıların hiçbir zaman tam anlamıyla kazanamayacağını gerek tarihimize gerekse de içinde yaşadığımız zamana ve olaylara baktığımızda bütün berraklığıyla görüyoruz. Meşruiyetini Hakk'tan ve halktan almayan bütün benzer yapıların nihayetinde 'rezillik dönemleri' olarak tarihe geçtiğinin unutulmaması temennisiyle…

BİZE ULAŞIN