Kevser Çakır Demir: BASİT MUTLULUKLAR, SİNEMA VE ÜTOPYA

BASİT MUTLULUKLAR, SİNEMA VE ÜTOPYA
Giriş Tarihi: 5.7.2024 11:08 Son Güncelleme: 5.7.2024 11:08
Perfect Days modern tüketim toplumuna ve sanata dair derin eleştiriler içeren bir başyapıt. film, Tokyo’da umumi tuvaletleri temizleyen bir işçi olarak yaşamını sürdüren Hirayama’nın yaşamını konu ediniyor.

"Katil kim?" diye düşünüyorum filmi seyrettikten sonra, oysa filmde katil olmadığı gibi, cinayet de yok. Katilin kim olduğunu düşündüren şey sinemada analog dönemden, dijital döneme geçişte yaşanan ve yıllarca devam eden o mezkûr tartışmalar aslında. Susan Sontag, sinemayı 21. yüzyılın çökmüş bir sanatı olarak ilan ettiğinde sinemada dijitalleşme yeni başlamıştı. Jean Baudrillard'ın, artık sanattan söz edebilmenin güç olduğunu ifade ettiği dönemde sinemada dijitalleşme iyiden iyiye ivme kazanmıştı. Ondan yıllar sonra, Martin Scorsese, "sinema sihrini kaybetti" diyecekti.

Sinemanın ölümü, icat edilişinden bu yana pek çok kez ilan edilmişse de o transformasyona uğrayarak ve yeni formlar üreterek bugüne kadar gelmeyi başarmıştı. Ancak en temel eleştiri analog dönemdeki sahiciliğin yerini, dijitalleşme ile bambaşka bir formun alması idi. Sinemanın içerik ve biçim yönünden değer kaybettiği fikrine rağmen, ticari ya da bağımsız sinema filmleri çekilmeye ve yeni anlatı biçimleri ortaya konmaya devam ediyor.

Bu bağlamda, yakın zamanda Wings of Desire filmiyle tanıdığım Wim Wenders'in son filmi Perfect Days'i izleme fırsatım oldu. Ardından da filmin çokça gündem olduğunu fark ettim. Wim Wenders'in 43. İstanbul Film Festivali'nin konuğu olarak İstanbul'a gelmiş olması da sanırım filmin popülerleşmesinde rol oynadı. Perfect Days modern tüketim toplumuna ve sanata dair derin eleştiriler içeren bir başyapıt. Film, Tokyo'da umumi tuvaletleri temizleyen bir işçi olarak yaşamını sürdüren Hirayama'nın (Kôjı Yakusho) yaşamını konu ediniyor.

Hiçbir şey olmayarak çok şey oluyor
Hirayama her gün aynı saatte kalkıyor, çiçeklerini suluyor, bir otomattan içeceğini alıyor, küçük minibüsüne binerek tuvalet temizlemek üzere yola koyuluyor. Bu sırada eski ve klasik parçalardan oluşan kasetlerinden birini teybine takıyor, şarkı eşliğinde yolculuğunun ardından, tuvaletleri temizlemeye koyuluyor.

Ancak işini severek yapan karakter, bunu da tüm titizliği ile mükemmel şekilde yerine getirmeye çalışıyor. Öğlen bir tapınak olduğunu anladığımız mekânın kapısından saygıyla eğilerek geçiyor ve mutlu bir şekilde bahçesinde oturarak yemeğini yiyor. Bu esnada yanında taşıdığı eski model bir fotoğraf makinesini çıkarıp birkaç fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyor. İşi bitince bir hamama gidip iyice temizleniyor. Ardından düzenli ziyaretçisi olduğunu anladığımız bir mekânda içkisini içip eve dönüyor. Evde yere serdiği yatağı üzerinde kitap okurken gözleri kapanıyor ve uykuya geçiyor. O gün yaşadıklarına ilişkin soluk imgelerle gün bitiyor.

Hirayama'nın iş arkadaşları, komşuları ve günlük yaşamında karşılaştığı diğer insanlar, onun izole yaşamında küçük ama anlamlı bağlantılar kurmasına yardımcı olan karakterlerden oluşuyor. Böyle günler boyu süren Hirayama'nın rutinlerini seyrettiğimiz filmde, aslında hiçbir şey olmayarak çok şey oluyor.

En temelde film, popüler sinemadaki gibi serim, düğüm, çözüme dayalı bir anlatı vermiyor bize. Karakterin yaşamından kesitlerle tanıştırmayı tercih ediyor sadece. Ozu'ya hayran Wim Wenders'in kırk yıl önce çektiği Tokyo-Ga filminden sonra bu film, yoğun olarak otantiklik arayışını temsil ederken, melankoli, nostalji ve inanç temalarıyla birlikte yeniden bir Tokyo imajı inşa ediyor.

Sinemayı sözden arındırma peşinde
Öte yandan Perfect Days, modern tüketim toplumuna ve sinemanın rolüne dair derin bir perspektif de sunuyor. Filmdeki karakter modern toplumun tüketim çılgınlığına karşı bir eleştiri niteliği taşırken sinemanın bu eleştiriyi nasıl yansıttığı ve izleyicilere nasıl bir mesaj ilettiği üzerine derinlemesine bir düşünceye yol açıyor.

Bunun yanı sıra filmde inanç, doğrudan dini ya da mistik bir kavram olarak ele alınmasa da karakterin hayata olan inancı ve bağlılığı üzerinden işlenmiş görünüyor. Onun günlük rutinleri ve sakin yaşam tarzı, modern dünyada bile basit ve anlamlı bir yaşamın mümkün olduğuna dair bir inancı yansıtmayı başarması açısından önem taşıyor. Hirayama sanki tarihin tozlu sayfalarındaki yarı mitolojik varlık olarak hayatına devam ediyor.

Daha ziyade tiyatro ile ilgilenen Peter Brook'un "boşluk" kavramı da filmdeki bir diğer önemli bir tema olarak karşımıza çıkıyor. Brook'a göre, modern toplumun boşluğu doldurma arayışı, insanları daha da yalnızlaştırırken içsel boşluğu derinleştiriyor. Oysa Hirayama'nın sade yaşam tarzı ve içsel dinginliği, bu boşluğu doldurma çabalarına bir alternatif sunuyor ve izleyicilere, gerçek mutluluğun ve huzurun basit, sakin ve anlamlı şeylerde bulunabileceğini hatırlatıyor.

Wenders, bu filmiyle sinemayı sözden arındırıp saf imgenin, bedensel olandan daha çok

duyumsal bir deneyimin peşinde görünüyor. Buna rağmen dijitalleşme ve internetin yükselişi gibi faktörlerin sinemanın geleceği üzerindeki etkilerini de göz ardı etmediğini ifade etmek gerek. Wenders, günümüz toplumunda sinemanın yerinin nasıl değiştiğini ve hatta sinemanın varoluş sancılarını, film üzerinden "Sinema ölüyor mu?" tartışmalarını da ele alıyor gibi.

O son inançlı adam

Filmdeki mekân tasavvuru ve hissedilen melankoli daha ziyade sinemanın analog dönemine yönelik bir özlemi hissettiriyor. Yine de, Wenders'ın filmi, sinemanın ölümünün ardından yakılan bir ağıt değil, daha derin, daha anlamlı ve özgün bir ifade biçimi arayışını temsil ediyor. Belki de bu sebeple melankoli, nostalji, ritüel ve inanç gibi temalar güçlü bir şekilde işleniyor.

Nihayetinde filmin son sekansında, Lou Reed'in "Perfect Day" isimli şarkısı çalarken, mütebessim olduğu halde, gözleri dolu dolu olan Hirayama'nın yakın plandan yüzüne odaklanan Wenders, tıpkı sihirli bir aynada olduğu gibi tek bir surete odaklanmak yerine, o suretin değişen yansımalarını da seyirciye sunuyor.

Hirayama'nın sureti tek başına, modern insanın haz peşinde koşan, doymak bilmeyen, her şeyi tüketen, monotonluktan sıkılan ve imajları satın alınmış suretlere bir karşıtlık oluşturuyor. O son inançlı adam olarak, tüm anakronik öğelere rağmen, modern dünyanın dışında kalma çabasının ve bu dünyanın getirdiği karmaşadan kaçışın simgesi oluyor.

Böylece Wenders, Hirayama'yı, Tokyo'nun hızlı ve kaotik dünyasında endemik bir bitki olarak saklamayı ve sinema üzerine kurduğu ütopyanın bir parçası haline getirmeyi tercih ediyor.

BİZE ULAŞIN