Mehmet Dinç: Psikolojinin de bir hikâyeye ihtiyacı var: Bilim, kültür ve sömürgecilik arasında insanı yeniden düşünmek

Psikolojinin de bir hikâyeye ihtiyacı var: Bilim, kültür ve sömürgecilik arasında insanı yeniden düşünmek
Giriş Tarihi: 22.10.2026 03:30 Son Güncelleme: 22.10.2026 03:30
Psikoterapinin görevi insanı tek bir doğru hayat biçimine dönüştürmek değildir. Belki asıl görev, insanın kendisini ve dünyasını daha derin, daha özgür ve daha anlamlı biçimde yeniden anlatabilmesine eşlik etmektir. Ve bunun için psikolojinin de artık kendi hikâyesine dönüp bakmasının zamanı gelmiştir.

Bir insan terapi odasına geldiğinde çoğu zaman yanında yalnızca kendi hikâyesini getirmez. Ailesinin hikâyesini, yetiştiği mahallenin hikâyesini, inancının hikâyesini, yaşadığı toplumun hikâyesini ve hatta içinde yaşadığı çağın insana dair anlattığı hikâyeyi de getirir. Fakat bazen terapide bütün bu hikâyeler arasından yalnızca birine kulak verilir.

İnsanın nasıl olması gerektiğini anlatan, sağlıklı insanı tarif eden, normal ile anormali birbirinden ayıran, mutluluğun ne olduğunu söyleyen, bağımsızlık, başarı, özgürlük, benlik ve iyi yaşam gibi kavramlara belirli anlamlar yükleyen hikâyeye…

Burada durup şu soruyu sormamız gerekiyor: Psikoloji insanı anlamaya çalışırken, acaba insana dair kendi hikâyesini yeterince sorguluyor mu? Bu soru psikolojiye karşı olmak değildir. Tam tersine, psikolojiyi daha sahici, daha mütevazı ve daha evrensel hale getirme çabasıdır.

Çünkü bilim insanı anlamak için çok güçlü bir araçtır. Fakat hiçbir araç, kendisini kullanan insanın tarihinden, kültüründen, değerlerinden ve güç ilişkilerinden tamamen bağımsız değildir. Psikolojinin tarihi de bundan azade değildir. Bilakis modern psikolojinin önemli bir bölümü Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'nın belirli tarihsel, kültürel ve felsefi koşulları içerisinde doğmuş; buna rağmen ürettiği insan modeli uzun zaman bütün insanlığın ortak ve evrensel modeli olarak sunulmuştur.

Buradaki mesele Batı psikolojisinin yanlış, Doğu'nun veya başka kültürlerin doğru olduğunu söylemek değildir. Asıl mesele şudur: Bir kültürün ürettiği insan tasavvurunu, bütün insanlığın değişmez psikolojik gerçeği olarak kabul etmek ne kadar bilimsel olabilir?

Bilim bizi özgürleştirirken bizi sınıflandırmasın

Psikoloji tarih boyunca çok kıymetli işler yaptı. Travmayı anlamamıza, çocuk gelişimini açıklamamıza, depresyon ve kaygı gibi sorunları daha iyi tanımamıza, insanların acılarını azaltacak müdahaleler geliştirmemize yardımcı oldu. Ama psikoloji aynı zamanda sınıflandırdı.

Normal ve anormal dedi.
Sağlıklı ve sağlıksız dedi.
Uyumlu ve uyumsuz dedi.
Başarılı ve başarısız dedi.

Bu kategorilerin önemli bir kısmı elbette klinik açıdan gerekli olabilir. Bir insanın ağır bir depresyon yaşadığını fark edebilmek, onu tedavi edebilmek için kavramlara ihtiyacımız vardır. Buradaki mesele kategorilerin varlığı değil; kategorilerin hangi insan tasavvurundan hareketle oluşturulduğunu unutmak meselesidir.

Çünkü "normal" dediğimiz şeyin içinde çoğu zaman görünmez bir insan modeli vardır.

Nasıl bir insan bağımsız olmalıdır?
Ailesinden ne kadar ayrışmalıdır?
Kendi kararlarını ne ölçüde kendisi vermelidir?
Başarıyı nasıl tanımlamalıdır?
Bireysel mutluluk mu, toplumsal sorumluluk mu önce gelmelidir?
Maneviyat psikolojik sağlığın bir parçası mıdır, yoksa terapi odasının dışında mı bırakılmalıdır?

Bu soruların cevapları bütün kültürlerde aynı değildir. Batı merkezli psikolojik modellerin bireyci, rasyonalist ve seküler varsayımlarının kolektivist, manevi ve ilişki merkezli toplumlara doğrudan taşınmasının sorunlar doğurabileceği; hatta bazı durumlarda toplumsal ve kültürel sorunların bireysel psikopatoloji olarak okunmasına yol açabileceği gibi bir durum süreç içerisinde karşımıza çıkmıştır. Bu konuda da psikolojiye ihtiyacımız var. Ama psikolojinin kendisini de sorgulayan bir psikolojiye ihtiyacımız var.

Psikolojinin görünmeyen coğrafyası

Bugün dünyanın önemli psikoloji kurumları da bu tartışmayı artık daha açık biçimde yürütüyor. Amerikan Psikoloji Derneği'nin 2025 yılında yayımladığı politika metni, geleneksel bilgeliğin psikolojik bilimle karşılaştırılması ve uygun biçimde bilimsel araştırmayla buluşturulması gerektiğini açıkça tartışıyor. Aynı metin kültürel tevazu, refleksivite ve küresel perspektif çağrısı yapıyor.

Daha da önemlisi, 2025'te American Psychologist dergisinde yayımlanan "dekolonyal psikoloji" özel sayısı, psikolojik bilginin dünyanın marjinalleştirilmiş topluluklarının deneyimlerini, bilgilerini ve anlatılarını yeniden merkeze alması gerektiğini tartışıyor. Bu gelişmeleri küçümsememek gerekir. Çünkü psikolojinin geleceği yalnızca daha fazla araştırma yapmakla değil, hangi soruları araştırmaya değer bulduğumuzu yeniden düşünmekle de ilgilidir.

Bugün psikoloji araştırmalarının önemli bir kısmı hâlâ belirli ülkelerden, belirli eğitim düzeylerinden ve belirli kültürel çevrelerden gelen örneklemler üzerinden insan doğası hakkında genellemelere ulaşmaya çalışıyor. Amerikan Psikoloji Derneği'nin 2026'da yayımladığı dekolonyal nitel araştırma değerlendirmesinde de psikoloji literatüründe dünya nüfusunun çok büyük bölümünün yeterince temsil edilmediğine dikkat çekiliyor.

O hâlde sorumuz yalnızca "Bu araştırmanın sonucu nedir?" olmamalı.

Bu araştırma kimin üzerinde yapıldı?
Kimin hayatını normal kabul etti?
Kimin dilini kullandı?
Kimin değerlerini ölçü kabul etti?
Ve kim araştırmanın dışında kaldı?

Narrative terapinin ( anlatı terapisi) burada bize söyleyeceği çok önemli bir şey var: İnsanlar problemler değildir; problemler insanların hayatlarına yerleşmiş hikâyelerdir.

Michael White ve David Epston'ın geliştirdiği narrative terapi yaklaşımı, insanın kimliğini sabit, içeride bulunan ve uzman tarafından keşfedilecek bir "öz" olarak görmek yerine, kişinin ilişkileri, dili, kültürü ve yaşadığı bağlam içinde oluşan anlamlarla birlikte düşünür. White'ın psikoterapinin kültür, iktidar ve "hakikat" iddialarıyla ilişkisini sorgulaması da bu yaklaşımın temel özelliklerinden biridir. Bu bakış açısını psikoloji biliminin kendisine çevirdiğimizde çok güçlü bir imkân ortaya çıkıyor. Belki de psikolojinin de bazı "baskın hikâyeleri" vardır.

Mesela: "İyi insan bağımsızdır." "Başarılı insan kendisini gerçekleştirir." "Mutlu insan iyi hisseder." "Sağlıklı insan kendi sınırlarını korur." "Birey kendi hayatının merkezidir."

Bunların her biri bazı bağlamlarda son derece anlamlı olabilir. Fakat hiçbirini bütün insanlığın değişmez hakikati haline getiremeyiz. Çünkü Anadolu'da insanı anlatırken aileyi dışarıda bırakamayız. İslam düşüncesinde insanı anlatırken sorumluluğu, emaneti, kulluğu, sabrı, şükrü ve anlamı yok sayamayız. Afrika'daki Ubuntu düşüncesinde insanın "ben"ini "biz"den bağımsız düşünmek mümkün değildir. Avustralya Aborjinlerinin Sosyal ve Duygusal İyi Oluş modelinde beden, zihin, aile-akrabalık, topluluk, kültür, toprak ve maneviyat birbirinden kopuk alanlar değildir. Japon Morita terapisinde ise insanın her duygusunu kontrol etmesi gerektiği fikri yerine, bazı duyguların hayatın doğal bir parçası olarak kabul edilmesi ve kişinin anlamlı eylemlere yönelmesi öne çıkar.

Ubuntu'da insan ilişkileriyle birlikte düşünülür. Morita'da doğayla ve hayatın akışıyla. Aborjin SEWB modelinde toprakla, kültürle ve maneviyatla.

Bizde ise insanın hikâyesine aileyi, komşuluğu, akrabalığı, mahalleyi, inancı, ahlakı, emaneti, sabrı, şükrü ve anlam arayışını dahil eden çok zengin bir miras bulunmaktadır. Bunların hiçbiri otomatik olarak "terapi" değildir. Fakat hepsi psikolojinin sorması gereken sorular için önemli kaynaklardır.

Türkiye'nin yapması gereken şey Batı'yı reddetmek değil

Türkiye için önümüzde çok kıymetli bir fırsat var. Yapmamız gereken Batı psikolojisini reddetmek değildir. Tam tersine, onun güçlü bilimsel birikiminden yararlanırken tek bilgi kaynağı olmadığını göstermek olmalıdır.

Türkiye'de Dede Korkut'un hikâyeleri, Yunus Emre'nin insan tasavvuru, Mevlânâ'nın anlatıları, Nasreddin Hoca'nın mizahı, atasözlerimiz, aile ve akrabalık ilişkilerimiz, mahalle kültürümüz, tasavvuf geleneğimiz ve İslam düşüncesinin insan anlayışı psikoloji açısından ciddi biçimde araştırılmayı bekleyen kaynaklardır. Fakat burada çok önemli bir sınır var: Geleneği kutsallaştırmak da bilimi sömürgeleştirmek kadar problemli olabilir.

Bir atasözünün eski olması onun psikolojik olarak doğru olduğunu göstermez. Bir tasavvufî kavramın bize ait olması onun terapi tekniği olduğunu göstermez. Bir kültürel uygulamanın yaygın olması onun etik olduğunu göstermez. Dolayısıyla ihtiyaç duyduğumuz şey romantik bir geçmiş özlemi değil; eleştirel bir yerelleştirmedir. Kültürümüzden gelen kavramları araştıracağız. Tanımlayacağız. Ölçeceğiz. Gerektiğinde yanlışlayacağız. Etkisini sınayacağız. Etik açıdan değerlendireceğiz. Ve başka kültürlerden gelen bilgiyle konuşmaya açacağız. İşte ancak o zaman yerel psikoloji bilim olabilir.

Yeni bir psikoloji mümkün mü?

Bence önümüzdeki dönemin önemli sorularından biri budur. Türkiye'de yalnızca Batı'da geliştirilmiş ölçekleri Türkçeye uyarlayan değil, Türkiye'deki insan deneyiminden hareketle yeni kavramlar üreten araştırmalar yapmalıyız. Sadece kültüre uyarlanmış terapiler değil, kültürün kendi kavramlarından hareketle geliştirilen terapi modelleri araştırmalıyız. Sadece nicel çalışmalar değil, anlatıları, hayat hikâyelerini, aileleri, toplulukları ve anlam dünyalarını dikkate alan karma yöntemli araştırmaları çoğaltmalıyız.

Kültürler arası psikoloji, yerel psikoloji, manevi psikoloji, narrative psikoloji ve dekolonyal psikoloji birbirleriyle konuşmalıdır.

Üstelik bu çağrı artık yalnızca teorik bir öneri değildir. Kültüre uyarlanmış psikoterapiler üzerine araştırmalar, kültürel uyarlamanın bazı koşullarda tedavi sonuçlarını iyileştirebildiğini göstermektedir; 2026 tarihli bir meta-analiz de kültüre uyarlanmış BDT'nin bazı sonuçlarda anlamlı faydalar sağladığını, ancak etkilerin hastalık ve bağlama göre değiştiğini ve heterojenliğin yüksek olduğunu bildirmektedir. Demek ki mesele "yerel mi, evrensel mi?" ikiliğinden daha karmaşık. Belki hedefimiz yerelden evrensele ulaşabilmek olmalıdır. Çünkü gerçek evrensellik, tek bir kültürün bütün dünyaya kendi insan tarifini öğretmesi değildir. Gerçek evrensellik, farklı insanların kendi hikâyeleriyle bilim masasına oturabilmesidir.

Psikolojinin geleceği çok sesli olmalıdır

Bunun için Türkiye'de büyük bir entelektüel programa ihtiyacımız var.

  • Psikoloji bölümlerinin müfredatlarında psikolojinin tarihi yalnızca Freud, Skinner, Rogers ve sonraki Batılı ekoller üzerinden anlatılmamalı; bu kuramların doğduğu tarihsel, kültürel ve felsefi bağlam da öğretilmelidir. Öğrenci "bu teori nedir?" sorusunun yanında "bu teori hangi insan tasavvurundan doğmuştur?" sorusunu da sormalıdır.
  • Yeni araştırma merkezleri kurulmalıdır. Türkiye'nin kültürel ve manevi kaynaklarından hareketle psikolojik kavramlar araştırılmalıdır. Dede Korkut, Yunus Emre, Mevlânâ, Gazâlî, İbn Sînâ ve daha pek çok düşünür yalnızca edebiyat veya tarih araştırmalarının konusu olarak bırakılmamalı; onların insan, benlik, irade, arzu, alışkanlık, sabır, anlam, erdem ve ilişki anlayışları psikolojiyle ciddi bir akademik diyaloğa sokulmalıdır. Ama bunu yaparken onları modern psikolojinin öncüsü ilan etmek gibi kolaycılıklara da düşmemeliyiz. Ne geçmişi bugünün diliyle yeniden sömürgeleştirelim ne de bugünü geçmişin diliyle romantikleştirelim. İki tarafın da birbirine soru sormasına izin verelim. Belki ihtiyacımız olan psikoloji tam olarak budur: Kendi sınırlarının farkında olan bir bilim. Kendi tarihine bakabilen bir bilim. Kendi güç ilişkilerini sorgulayabilen bir bilim. Farklı kültürlerin bilgisini yalnızca "veri" olarak değil, bilgi üretiminin ortağı olarak görebilen bir bilim. Ve en önemlisi, insana "Seni benim ölçülerime göre düzelteceğim." Demek yerine, "Senin dünyanı anlamak için önce senin hikâyeni dinlemem gerekiyor." Diyebilen bir psikoloji. Çünkü insanı iyileştirmek istiyorsak önce onu kendi hikâyesinden koparmamalıyız.

Psikoterapinin görevi insanı tek bir doğru hayat biçimine dönüştürmek değildir. Belki asıl görev, insanın kendisini ve dünyasını daha derin, daha özgür ve daha anlamlı biçimde yeniden anlatabilmesine eşlik etmektir. Ve bunun için psikolojinin de artık kendi hikâyesine dönüp bakmasının zamanı gelmiştir. Çünkü insanı anlamaya çalışan bir bilim, bir gün kendisini de anlamaya çalışmak zorundadır.

BİZE ULAŞIN