Dilara Tekin: İçinden geldiği gibi

İçinden geldiği gibi
Giriş Tarihi: 22.10.2026 01:07 Son Güncelleme: 22.10.2026 01:07
Zaman içinde psikoloji de bir şeyi fark etmeye başladı. İnsanın her hissettiğini doğru kabul etmesi, her arzusunun peşinden gitmesi ve kendisini iyi hissetmediği her durumdan kaçması, onu özgürleştirmiyordu. Tam tersine; insanın kendi duygularının ve dürtülerinin peşinden sürüklenmesine, nihayetinde derin bir anlamsızlığa yol açabiliyordu.

Rehber kelimesiyle seyahatlerden evvel karşılaştığımız bir yer var. "İşte bu Kitap, hiç şüphe yok ki, muttakiler (takva sahipleri) için bir hidayet, rehber, yol göstericidir." (Bakara, 2/2)

Rehber; yolu bilen, yolculuğun meşakkatini kolaylaştıran, tehlike ihtimallerine önden tedbir alan, vakti en doğru ve verimli şekilde geçirebilmemiz için planlamalar yapan ruhsat sahibi kişidir. Hayat yolculuğumuz boyunca karşılaşacağımız bütün yollar için bizlere rehberlik eden ayetler, bütün kayboluşlarımız için muhteşem bir reçete sunar. Bakara suresinin başında geçen bu ayet, Kitap'ın özellikle sakınanlar için bir rehber olduğunu söyler.

Tabelalara, uyarı levhalarına, bir yol göstericiye en ihtiyaç duyduğumuz meseleler duygularımızdan geçer. Kayboluruz ve yolumuzu bulmak isteriz. Akılla kalbin arasında sıkışmanın, bu çıkmazda kaybolmanın kaçınılmaz olduğunu anlatan diziler, filmler, kitaplar ikisinden birini seçmek zorunda olduğumuzu söyler bize. Akıl, genellikle ezberimizdeki sıkıcı kaideleri, kalbimize eziyet olan mutsuz seçimleri işaret eder. İsfahânî'ye göreyse ع-ق-ل (a-k-l) kökünün asıl ve ilk anlamı bağlamak, alıkoymak, engellemektir. Araplar devenin kaçmasını önlemek için bacağını bağladıkları ipe de "ikāl" demiş. Biz de savrulup dağılan saçları bir araya getirmek için kullandığımız eşyaya toka demişiz, derleyip toparlamışız. "Savrulmak isteyen savrulsun, tokaya gerek yok, develer de çöle düşsün, çözün bağları" dememişiz. Durmuşuz, tutmuşuz, bağlamışız.

Peki sonra ne olmuş? Bize bu bağları çözmemiz, kendimizi tutmaktan vazgeçmemiz, içimizden geldiği gibi yaşamamız söylendiğinde bunu özgürlük zannetmişiz.

İçinden geldiği gibi yaşamak nedir?

Bundan çok zaman önce, psikolojinin popüler akımları bağlarını çözmeyi, insanın kendisini tutmaktan vazgeçmesini, içinden geldiği gibi yaşamasını mutluluğun formülü olarak sundu. Savrulan savrulsun, kaçan kaçsın. İçinden geldiği gibi yaşa veya öl. Nasıl istersen öyle olsun. Haz odaklı (hedonik) yaşam, bize sınırsızlığı ve dürtülerimize göre yaşamayı özgürlük gibi anlattı. Fakat tüm gücüyle arzularını gerçekleştirmek ve gerçek mutluluğu yakalamak için koşan insanlar bir de baktılar ki bu, aslında hiçbir yere gitmeyen ama insanı nefes nefese bırakan bir koşu bandı. Kendine yetişmek için koşuyorsun, koşuyorsun, koşuyorsun. Sonunda daha büyük bir yorgunlukla içindeki boşluğa geri dönüyorsun.

Zaman içinde psikoloji de başka bir şeyi fark etmeye başladı. İnsanın her hissettiğini doğru kabul etmesi, her arzusunun peşinden gitmesi ve kendisini iyi hissetmediği her durumdan kaçması, onu özgürleştirmiyordu. Tam tersine; bu tutum, insanın kendi duygularının ve dürtülerinin peşinden sürüklenmesine, nihayetinde de mutluluk şöyle dursun, içinde derin bir anlamsızlığa yol açabiliyordu. Bunu fark eden Bilişsel Davranışçı Terapi, duygularımızın her zaman gerçeği olduğu gibi yansıtmadığını; yalnızca hissettiklerimizden hareketle kesin doğrular çıkarmanın bir bilişsel çarpıtma olabileceğini ortaya koydu. Buna "duygusal akıl yürütme" denildi. İnsan sadece kendi zannı üzerinden bazı duygulara, fikirlere kapılabilirdi. Daha evvel yaşadıkları, o anki duygu durumu, yorgunluğu ve yükselen arzuları ona herhangi bir şeyi vazgeçilmez veya tümüyle değersiz gösterebilirdi.

Epiktetos'un ifadesiyle "İnsanları rahatsız eden şey, nesnelerin kendisi değil, bu nesneler hakkında edindikleri fikirler ve yargılardır. Örneğin, ölüm korkunç bir şey değildir (öyle olsaydı Sokrates'e de korkunç gelirdi). Korkunç olan şey, ölümün korkunç olduğuna dair sahip olduğumuz yargıdır. O hâlde, engellendiğimizde, rahatsız olduğumuzda ya da kederlendiğimizde, suçu asla başkalarında değil, kendimizde, yani kendi yargılarımızda arayalım."

Elbette yaşadıklarımızın arasında üzülmeye, kederlenmeye değer hadiseler bulunabilir. Güldüren de ağlatan da O'dur; bu hâllerin hepsi insanın olgunlaşması içindir. Lâkin üzüntümüzün derecesi ve bizi sarsma düzeyi, ona nereden baktığımızla doğrudan ilişkilidir. Fırtına gerçektir, mücadelemiz de. Ama insan zihni o anın zorluğuyla, ilerideki muhtemel fırtınaları hesaplayarak, geçmişte zorlandığı büyük küçük anları hatırlayarak durumu kendisi için çok daha trajik ve kederli hâle getirebilir. Artık kederin büyüklüğünü belirleyen şey, fırtınanın kendisinden çok, insanın zihninden geçenlerin yönüdür.

Bilişsel Davranışçı Terapi, duyguları ve davranışları o güne dek yeterince ele alınmayan bir yönüyle, yani düşünce kalıplarıyla birlikte yeniden değerlendirdi. Ardından Kabul ve Kararlılık Terapisi, insanın her an iyi veya mutlu hissetmek zorunda olmadığını; asıl meselenin, zorlayıcı duygular varlığını sürdürürken bile kendi değerleri doğrultusunda hareket edebilmek olduğunu öne çıkardı. Öfke, kaygı, acı ve korku ortadan kalkmadan da insan doğru olanı yapabilirdi. Psikolojik esneklik denilen bu yaklaşımda mesele, her duyguyu susturmak değil; duyguların varlığına rağmen hayatı anlamlı kılan değerlere uygun davranabilmekti.

Çölden bir ses

Bütün bu yaklaşımların dayandığı temel ilkeler, rehberimizde zaten yer alıyordu. Hatta Hz. Musa kıssasına daha yakından baktığımızda tam olarak bu eğitimin verildiği sahneleri görürüz.

Musa Peygamber, ailesini alarak gecenin karanlığında çıktığı çöl yolculuğunda bir ışık görür ve oraya doğru yürür. – Hiç çölde bulundunuz mu, bilmiyorum. Gidince anlıyorsunuz ki çöl, bir sesi en büyük, en berrak hâliyle işitebileceğiniz boşluk. Çöl, bir sonsuzluk denizi. Baktığınız bütün yönler birbirine benziyor. – Işığa doğru ilerleyen Musa, ağacın yandığını ama tutuşup gitmediğini görür. Böyle bir anda ne kadar hayret edeceğimizi, korkacağımızı düşünelim. Dolacağımız bin çeşit duyguyu, karmaşayı düşünelim. Sonra, hayal edilemez çöl sessizliğinde Rabbimizin bize doğrudan seslendiğini hayal edelim. Belki o anda duygularımızı ayırt edecek hâlimiz bile olmaz; beklenmedik hadiseler insanda çoğu zaman şok etkisi yaratır.

Kendisini tanıttıktan sonra "Elindeki nedir?" diye soruyor Rabbimiz. Bilmiyor mu? Elbette biliyor ama böyle coşkun bir anın içinde, yarattığı kulda oluşacak duyguları da biliyor. –Eh demek ki bizlerin yaşadığı duyguları da anbean biliyor. – Onu, gündelik ve basit sorularla daha sakin bir zemine çekmek istiyor. Musa Peygamber'in asası hakkında konuşması bitince "onu yere at" diyor ve bir de ne görsün? Asa yılan olmuş. Ne hissederiz bu sahnede? Korkuyor Hz. Musa ve Rabbi ona sesleniyor; "Korkma, al onu" ve bakıyor ki yeniden elinde bir asa. Konuşma sürüyor ve ilerleyen noktada Rabbimiz "Firavun'a git, çünkü o azdı" dediğinde Musa Peygamber yine korkuyor. Eh Firavun da korkulacak biri doğrusu. Rabbimiz "korkma" dediğinde de korkuyu yasaklamıyor, Musa'yı teselli ediyor. Onu korktuğu için azarlamıyor fakat korktuğu için de emretmeyi bırakmıyor. Kulunu tanıyor, biliyor, anlıyor, görüyor. Kuluna ne yapacağını da tek tek sıralıyor.

İnsan olmak; korkmamak, üzülmemek, her an bir cengâver gibi dolanmak değil. Aksine, nice duygu ve hâl bizi sarıp kuşattığında, o şeyi hiç yapmak istemediğimiz anlarda, kendimize rağmen eyleme geçmek ve devam edebilmektir. Üstelik tökezleyişimiz, üzgün veya korkmuş hissetmemiz Allah katında takvasızlık da değildir. Ya nedir? İnsan olmaktır. İnsanın olgunlaşması ise duygularına rağmen yapması gerekenlere odaklanabilmesi, savrulan hislerini toparlayıp yola koyulabilmesiyle mümkündür. Duygular bir sis bulutu gibi aklın üzerini kapladığında, o bulutu sakince dağıtıp yolu görebilmesi ve ilerleyebilmesi de bu olgunluğun göstergesidir.

İçim ne hâlde?

Akıl kelimesine geri dönelim. Tutmak ve bağlamakla doğrudan ilişkiliydi. Kur'an'da övülen insanların sadece akıllı değil "ulu'l elbab" yani "temiz akıl sahipleri" diye anıldıklarını görürüz. Demek rotayı belirlemek için akıl tek başına yetmiyor; arınmış, süzülmüş akıl, yani "lubb" gerekiyor. Lubb, çekirdek, kabuktan arındırılmış saf kısımdır. Beynin içindeki yumuşak kısma ve göğüs kafesinin içindeki merkeze lubb denir. Tevhid ise birlemek demektir. İnsanı her türlü ikilikten ve çıkmazdan kurtaran yegâne yoldur. Hakikatler birbirinden ayrı yerlerde değildir. Dolayısıyla yaratılışımıza döndüğümüzde akıl ve kalp ayrı ayrı çalışan, birbirine düşman cepheler değildir. İmanla kalbini ve aklını terbiye eden Müslümanın aklı ve kalbi, birlikte işleyen bir saat gibidir. Kalbini, rehberi olan kitabın kaideleriyle doldurup besleyen insanın aklı da aynı sistemle çalışmaya başlar. Temiz akıl sahiplerinin akılları, kalpleriyle birlikte çalışır. Dünya nazarında akıllıca bulunan pek çok şey ahiret ekseniyle beraber bakıldığında ziyandan ibaret olabilir.

"İçinden geleni yap ve mutlu ol" diyen seslere şunları soralım: Peki, içim ne hâlde? İçimden gelenler en çok bana zarar verecekse? İçim her an değişen bir suysa? İçimi pusula saydığımda boğulup duruyorsam mesela?

Velhasıl lubb, aklın ham hâli değil, arıtılmış, süzülmüş, merkeze inmiş hâlidir. Ulu'l elbab, temiz akıl sahipleriyse akıllarını iman hakikatleriyle temizleyen, arındıran, böylece dünya ve ahiretleri için doğru olan neyse onu duygularını da yöneterek yerine getiren kişilerdir. Aksi hâlde yalnızca hevâ ve hevesle yönlendirilen akıl, kişinin kendi menfaatini çoğu zaman zarara uğratır. Anlık tatminler, kısa süreli mutluluklar için yaptığı hesaplamalar hüsranla sonuçlanır. Dünya nazarında kâr görünen seçimler, yolun biraz ilerisinde onu türlü sıkıntılara sokar. Çok başarılı veya doğru seçimler yaptığını düşünse bile engelleyemediği bir boşluk ve anlamsızlık duygusuyla baş başa kalır. Kalbi ve aklı arasında sıkışıp kalır. Çünkü onları tevhid üzere birlememiştir.

Kalp, daima hâlden hâle geçtiğinden, hisler değişir. Delicesine arzulananlar da sevilmeyenler de değişir. Bu kadar değişkenlik arasında duygularıyla yol bulmaya çalışan biri, karanlık gecede gözleri bağlanmış hâlde bir labirentin içinde ilerlemeye çalışan gibidir. Hevâ ve heves (anlık kontrolsüz duygular ve arzular), insanı peşin olan hazzı almaya zorlar, gelecekteki zararı görmesini engeller. Oysa akıl, gelecekteki fayda için peşin hazları ertelemeyi buyurur. Duygularına mağlup olan kişi, sonunu düşünme yetisini kaybeden bir çocuk gibidir. Duygusal bir dürtü yükseldiğinde akıllı kişiye düşen, o duygunun doğuracağı neticeyi zihninde canlandırmak ve aklı o duyguya hâkim kılmaktır.

Bu da tam olarak "hikmetle" hareket edebilmek anlamına gelir. Hikmet, hakla batılı, doğruyla yanlışı en karmaşık anlarda dahi keskince ayırt edebilmek, akabinde doğru olanı yapabilmektir. İnsan bazen doğruyu göremez, bazen görür fakat onu yapacak dirayeti kendisinde bulamaz. Hikmet sahibi olan kişi doğruyu doğru zamanda gören ve yapabilendir.

Mutluluğu nasıl tanımlamamalıyız?

Modern dünyanın ısrarla her köşe başında haykırdığı "anı yaşa, kalbini dinle" ifadelerinde kastedilen, terbiye edilmiş kalp değil, çoğu zaman nefsin arzularıdır. Nefis ise görüş alanı daima bulanık olan, insanı zarara uğratan, gelişimi adına hiçbir zorluğu istemeyen tembel komutandır. Böyle bir komutan bize yol gösterebilir mi? O, nice tehlikeli ve zorlu savaşın ortasında, istediğini aldıktan hemen sonra bizi pişmanlığımızla yalnız bırakır.

Yaşam tümüyle mutlu veya mutsuz anlardan oluşmaz. Bu kadar fazla değişkene bağlı olan insan yapısı kendi dürtülerini yol haritası olarak belirlerse anı yaşamaktan ziyade yaşanmamış bir ömür biriktirir. Mutluluğun formülünü illa tanımlamak istersek, duygularımızın bizi yönetmesi bu tanımın içine hiçbir yönüyle giremez.

Aksine, hikmetle duygularını yönetebilen, aklını vahiyle arındırıp besleyen ve aktif şekilde kullanabilen kişi, hayatta arzu ettiği şeylere kavuşmasa bile engin bir iç huzura ve içgörüye erişir. Böyle biri, içinde uyanan her hisle yeni bir karar almaz. Aldığı kararlar onu zorladığında kaçıp bırakmaz. Peşinde olduğu kendilik, coşkun seller içinde bir o yana bir bu yana sürüklenen değil; kökü sabit, sağlam yerde, dalları göğe uzanan bir ağacın tabiatındadır.

Bu ağaç, fırtına çıktığında hasar görse de eğilip bükülse de köklerine tutunan, mevsim mevsim rengi, verimi değişse de dallarıyla varlığını sürdüren, gerektiği zaman budanmasının da kendi hayrına olduğuna iman eden bir ağaçtır. Şimdi, böyle bir ağaç olmak nerede, rüzgâr ne yönden eserse o yöne savrulan çalı çırpı olmak nerede?

BİZE ULAŞIN