Sömürgeciliğin klasik tarifi, bir gücün başka bir coğrafyanın toprağına, madenine ve emeğine el koymasıdır. 20. yüzyılın ortasında bayraklar indirildi, sınırlar yeniden çizildi ve dünya, sömürge çağının kapandığını ilan etti. Oysa bugün karşımızda, hiçbir ordu çıkarmadan, hiçbir toprağı işgal etmeden işleyen çok daha sessiz bir el koyma biçimi var. Bu kez sömürülen şey ne altın ne petrol; doğrudan zihinlerimiz, dikkatimiz ve en mahrem verilerimiz. Bu yeni düzenin sömürge valisi, kaymakamı ya da askeri yok; onun yerine öneri algoritmaları var. Son yıllarda akademik literatürde hızla yaygınlaşan "dijital sömürgecilik" ve "veri sömürgeciliği" kavramları tam da bu tabloyu tarif ediyor: Küresel teknoloji devlerinin, internet kullanıcılarının verisini, dikkatini ve kültürel üretimini çıkarıp kendi merkezlerinde değere dönüştürdüğü bir düzen (Couldry & Mejias, 2019; Nothias, 2025).
Daha önce X, YouTube, TikTok ve Instagram üzerine yürüttüğümüz deneysel çalışmalar, bu sömürünün soyut bir teori olmadığını, Türkiye'nin gündelik dijital hayatında elle tutulur biçimde işlediğini gösterdi (Atila, 2026a, 2026b, 2026c, 2026d). Sıfırdan açılmış hesaplarla yaptığımız gözlemler ortaya çıkardı ki algoritma, kullanıcı hakkında hiçbir şey bilmediği ilk anda bile onu belli bir akışa, belli bir duygusal kalıba ve belli bir kimliğe doğru itiyordu. Küresel şirketlerin algoritmalar aracılığıyla oluşturdukları vibe'lar önce davranışa sonra da bir kimliğe dönüşüyordu. Bu sebeple asıl soru artık "Algoritma hata mı yapıyor?" değil; "bu algoritma kimin çıkarına, hangi sömürü düzenini kurarak çalışıyor?" olmalı.
Bir toplumu yönetmenin en eski yolu, neyi göreceğine ve neyi göremeyeceğine karar vermektir. Öneri algoritması tam olarak bunu yapıyor. Kronolojik akışın yerini alan "sana özel" akışlar, ismindeki o sıcak "sana" zamiriyle kişiye özel bir hizmet vaat ediyor; oysa deneylerimiz tam tersini gösterdi. X üzerinde hiçbir takibi ve beğenisi olmayan sıfır profillerle giriş yaptığımızda, akış daha ilk saniyede önümüze yoğun biçimde siyasi içerik ve belli bir cepheye ait popüler hesaplar çıkardı. İktidar yanlısı hesapları takip edecek şekilde kurduğumuz profillerde dahi akış, ısrarla muhalif söylemin baskın olduğu bir yankı odasına dönüştü (Atila, 2026a). Yani algoritma kullanıcının tercihini ölçmüyor, o anda en çok etkileşim üreten, en kışkırtıcı içeriği "öfke tabanlı etkileşim" mantığı ile herkese aynı kalıpla dayatıyordu. "Kişiselleştirme" dediğimiz şey, çoğu zaman "sana özel" aldatmacasıyla "herkese aynı" dijital zorbalığı yapan tek tip bir kalıptan ibaretti.
Bu kalıbın en tehlikeli yüzünü YouTube deneylerimizde gördük. İslam konusunda meraklı ama şiddet karşıtı muhafazakâr bir genç personası oluşturup sıfır geçmişli hesaplarla temel dini sorgulamalar yaptığımızda, ilk günler ılımlı sohbetlerle başlayan akış, bir hafta içinde adım adım sertleşerek "tağutla mücadele" temalı uç içeriklere ulaştı. Biz hiçbir aşamada radikal örgüt isimleri aramamıştık, sadece algoritmanın önümüze koyduğu videolarla ilerlemiştik. Buna karşılık benzer yöntemle kurduğumuz sol eğilimli personada aynı radikalleşme yaşanmadı (Atila, 2026b). Bu asimetri tek başına, algoritmanın masum bir "ilgi eşleştirici" olmadığını gösteriyor. Nitekim öneri sistemlerinin kullanıcıları kademeli olarak daha uç içeriklere yönlendirdiği, dünya genelindeki çalışmalarda da "algoritmik radikalleşme" başlığı altında belgeleniyor ve Youtube bu anlamda radikalleşmenin merkezi olarak tanımlanabiliyor (International Centre For Counter-Terrorism, 2020).
TikTok ise aynı mantığı çok daha hızlı ve çok daha küçük yaşlara işliyor. On iki ayrı persona ile yürüttüğümüz deneyde, on üç yaşındaki bir erkek persona ilk gün yalnızca oyun ve masum mizah videoları izlerken, yedinci günün sonunda sokak kavgalarını ve kesici alet taşımayı öven şiddet içeriklerine boğuldu. On beş yaşındaki kız persona birkaç gün içinde cinsel imalı içeriklere çekildi. "Kısıtlı Mod" açık olmasına rağmen arama önerilerinde uygunsuz terimler beliriverdi (Atila, 2026c). Instagram'da ise sömürünün yönü değişiyor ama mantığı aynı kalıyor; algoritma "Ne göstersem?" sorusundan çok "Bu kişiye ne satabilirim?" sorusunu soruyor. Genç bir kadın profilini kısa sürede kusursuz bedenler, estetik klinikleri ve tüketim çağrılarıyla kuşatan akış, kullanıcının kendi hayatını yetersiz görmesini bir pazarlama stratejisine dönüştürüyor (Atila, 2026d).
Dört platformun da ortak paydası netti. Hiçbiri kullanıcının iyiliğini, dengeli bilgilenmesini ya da ruh sağlığını gözetmiyor. Hepsi sadece ekranda geçirilen süreyi optimize ediyor. Bu süre uzadıkça reklam geliri artıyor, veri birikiyor, kâr büyüyor. Öfke, korku, haz ve yetersizlik duygusu bu sürenin en güçlü yakıtları olduğu için algoritma, farkında olarak ya da olmayarak bu duyguları besliyor. İşte yeni tip sömürge valisinin görünmez, itiraz edilemez ve son derece karlı olan yönetim biçimi böyle işliyor.
Bu yazının en yakıcı sorusu: Sıradan bir merakla ekran başına oturan bir çocuk, nasıl oluyor da birkaç ay içinde eline silah alabilecek bir faile dönüşüyor? Bu evrim ani bir kopuş değil, aşama aşama ilerleyen bir patikadır ve algoritma bu patikanın her basamağında belirleyici rol oynuyor. Radikalleşme araştırmaları bu süreci kabaca üç evrede tarif ediyor. Uç anlatılara maruz kalma, çevrim içi etkileşimle bu anlatıların pekişmesi ve nihayet eyleme geçme (Vision of Humanity, 2025). Algoritma, bu üç evrenin de hızlandırıcısıdır.
Sürecin neden özellikle ergenleri vurduğunu anlamak için önce gelişim psikolojisine bakmak gerekir. Ergenlerde dürtü kontrolünü ve sonuçları tartmayı sağlayan prefrontal korteks henüz tam olgunlaşmamıştır. Buna karşılık duygular daha şiddetli ve daha değişkendir. Bu dönemdeki gençler tehdide ve strese karşı daha hassas, akran reddine ve adaletsizlik duygusuna karşı daha kırılgandır. Üstelik bu yaş grubu risk alma davranışına ve dışarıdan gelen propagandaya yetişkinlerden çok daha açıktır (Trujillo vd., 2022). Yani ergen zihni, kışkırtıcı içeriğin en kolay tutuştuğu kuru ottur. Algoritma bu kuru otun üzerine sürekli kıvılcım atan bir mekanizma gibi çalışır.
İlk basamak "maruz kalma"dır. Çocuk masum bir soruyla yola çıkar; bir oyun videosu, bir dini merak, bir kimlik arayışı. Algoritma onun her duraklamasını, her tekrar izlemesini bir "ilgi sinyali" olarak kaydeder ve adeta bir zafiyet haritası çıkarır. İkinci basamak "pekişme"dir. Sistem, en yüksek etkileşimi ürettiği için duygusal olarak en yüklü, en kutuplaştırıcı içeriği öne çıkarır. "Müslümanlar zulüm altındayken sen ne yapıyorsun?" temalı, mağduriyet ve öfke üreten videolar, dini hassasiyeti yüksek bir genci duygusal bir kırılma noktasına taşır. Burada artık bir yankı odası oluşmuştur. Çocuk benzer düşüncedeki içeriklerle kuşatıldıkça giderek daha uç görüşleri normal görmeye başlar. Üçüncü basamak ise en tehlikelisidir ki sürekli beslenen "adaletsizlik duygusu"na karşı sunulan "çözüm", çoğu zaman silahlı mücadeledir. Şiddet, bir sapma olarak değil mantıklı bir eylem gibi görünmeye başlar.
Bu patika Türkiye'de soyut bir senaryo değildir. Eylül 2025'te İzmir Balçova'da on altı yaşındaki bir genç, babasına ait pompalı tüfekle bir polis merkezine saldırarak iki polisin şehit olmasına yol açtı. Tahkikatta radikalleşmesinde internet içeriklerinin belirleyici rol oynadığı ortaya çıktı. Saldırganın silah kullanımını internetten öğrendiği, ailesine "kâfir" dediği ve arama geçmişinin karakol baskını, mühimmat ve patlama haberleriyle dolu olduğu basına yansıdı. Nisan 2026'da Kahramanmaraş'ta on dört yaşındaki bir ortaokul öğrencisinin okulunda babasına ait silahlarla biri öğrencileri zarar görmesin diyerek çocukları koruyan öğretmen olmak üzere 11 kişiyi öldürmesi de aynı profilin bir başka trajik örneğidir. Bu vakalarda herhangi bir örgütle fiziki bir bağ yoktur. Literatürde "yalnız kurt" denen bu failler, esas olarak dijital propagandayla, Pubg gibi online şiddet oyunlarıyla, Roblox'ta yaptıkları planlamayla, Discord'da kurdukları ilişkilerle, Netflix gibi platformlarda izledikleri cinsel kimliği belirsizliğe sürükleyen dizilerle şekillenmiştir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da bu çocukların "asosyal" olmadığı ve bu nitelemenin cari olarak psikolojiyle ilgilenen uzmanların yanılsaması olduğudur. Zira bu noktada asosyal değil fakat tüm sosyalleşme ve kimlik inşası pratiklerini, ebeveyn gözetiminden yalıtılmış bir dijital dünyada gerçekleştiren "diji-sosyal" bir nesille karşı karşıyayız. Fiziksel olarak ailesiyle aynı çatı altında yaşarken zihinsel olarak tam bir "dijital yetimlik" hâli içindedirler. Yeni öğretmenleri artık okul ya da aile değil, küresel şirketlerin öneri algoritmalarıdır. Trajik biçimde hem İzmir hem Kahramanmaraş saldırganlarının babalarıyla birlikte silah talimine gitmiş olmaları, çocuğun dünyasını anlayamayan ebeveynin geleneksel araçlarla kurmaya çalıştığı bağın, dijitalde edinilen şiddet eğilimini fiziksel eyleme dökmeyi nasıl kolaylaştırdığını gösterir.
Sorunu yalnızca "okul güvenliği" ya da "televizyon dizileri" üzerinden okumak, bu yüzden gerçeğin tümüyle dışındadır. Zira bu nesil televizyon izlemiyor. Tükettikleri içerikler tamamen algoritmik akışlardan ve dijital platformlardan sağlanıyor (Atila, 2026e). Özellikle bu şiddet olaylarından sonra çıkarılan televizyon tartışmaları kasıtlı olarak asıl konunun üstünün örtüldüğü ve dijital oyun, dijital dizi platformlarının ajanslarının desteklediği algı operasyonları olarak nitelenmektedir. Ne yazık ki cari olarak sivil toplumda kanaat önderi olan kişiler de bu algı operasyonun bilerek ya da bilmeyerek bir parçası haline geliyorlar.
Algoritmayı tanımak
Bütün bu deneylerin ortak dersi, öneri algoritmalarının artık masum birer eğlence ya da kolaylık aracı değil; bireyin düşüncesini, kimliğini, tüketim alışkanlığını ve hatta şiddete yatkınlığını şekillendirebilen, bunu yaparken de bir avuç küresel şirketin kârını büyüten güçlü birer yönetim ve sömürge mekanizması olduğudur. Bu mekanizma topraklarımızı değil dikkatimizi, madenlerimizi değil verimizi, emeğimizi değil duygularımızı çıkarıp değere dönüştürüyor. Veriyi toplayan, profil çıkaran, bu profili reklamcıya satan ve aynı veriyle yapay zekâsını eğiten bu kapalı devre, tam da bu yüzden yeni bir sömürü düzeni olarak adlandırılmayı hak ediyor.
Ancak sömürgecilik tarihi aynı zamanda bir bağımsızlık mücadeleleri tarihidir. Dijital çağda bağımsızlık ne interneti reddetmekle ne de teknolojiden kaçmakla kazanılır. O; algoritmanın kör mantığının yerine insanın bilinçli iradesini koymakla, veriyi bir hammadde olmaktan çıkarıp korunması gereken bir hak hâline getirmekle ve en önemlisi "sana özel" diye sunulan akışın aslında kimin çıkarına çalıştığını sormaya cesaret etmekle başlar. Bu soruyu sormayı bıraktığımız anda gerçekten de algoritmaların sömürgesi oluruz. Sormaya devam ettiğimiz sürece ise hâlâ kendi zihnimizin sahibiyizdir.