Modern psikolojinin kurucusu S. Freud bir aile içindeki ilişkilerdeki "savaşı" yorumlayan yazıları ilk yayınladığında muhafazakâr Viyana toplumunda tepkilerin ortaya çıktığı, insanların çocuklarının yüzüne bakmaktan utandığı haller yaşadıkları söylenir. Freud insanlığın kutsal saydığı bir yapının içerisindeki insani ilişkileri çatışma, bunun ötesinde birinin ötekini yok etmeye çalıştığı savaş gibi görür, baba ile oğullar arasındaki ilişkiyi Sofokles'in ünlü eseri Oidipius'tan mülhem bir isimlendirmeyle adlandırır, insanın böyle bir çatışmadan ancak büyük hasarlarla çıkabileceğini söyler. Onun düşüncesi her insanın yaralı ve mağdur bir şekilde hayata atıldığı, aile yani en korunaklı yerde insanın büyük hasarlar aldığı iddiası üzerine kuruludur.
Yeni bir düşünce önce tepkiyle karşılanır, zamanla düşünce eski olanla uzlaştırılır, tevil edilir, yumuşatılır, daha uyumlu bir üslupla öncekine eklenerek dönüştürülür. Haddizatında burada da böyle olmuş olmalıdır: İlk tepkilerin ardından aile hakkındaki iddialar özünde değişmemiş olsa bile, genellikle kabul edilmiş, normalleşme sürecinde etkisini görece yitirmiş, geniş kitleler tarafından benimsenmiş, insanların psikolojiye daha doğrusu kendilerine olan ilgilerinin artmasıyla birlikte de harcıâlem konulara dönüşmüştür.
Günümüzde Oidipus kompleksi veya benzer terimler aileler içinde bir utanç konusu olmaktan çıkmışa benziyor, her insan bu düşüncelere kendince anlam veriyor, ruhsal hayatını bu düşüncelerin ekseninde oluşan kavramlarla açıklamaya çalışarak kendince bir meşruiyet oluşturuyor. Bu tartışmaların bütününü kabul etmek zorunda olmasak bile, aile meselesinin gerçekten de insanın en önemli konusu olduğunu hatırda tutmak gerekir. Bir insanın aile hayatı yaşama başladığı hayatın ilk evresiyle sınırlı olan, bilhassa çocukluk evresinde daha edilgen ve pasif olarak bulunduğu bir dönem değil, onun bütün toplumla, hayatla, öteki insanlarla ilişkisini belirleyen, daha da önemlisi kendisiyle ilişkisini vazgeçilmez şekilde tesis eden en önemli yapışı teşkil eder.
İnsanın en kadim konusu
Bilhassa çocukluk evresi olmak üzere insanın hemen bütün öğrendikleri ailede öğrendiklerinin bir devamı, bütün yaşadıkları buradaki yaşadıklarının bir süreği haline gelecektir. Modern dünya artık eski geniş aile kavramını bir yana bırakarak "çekirdek" aileyi ortaya çıkartmıştır. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte, bazı yönlerde ise büyük ailenin eleştirileri de çekirdek ailenin yaygınlaşmasının gerekçeleri arasında akla gelen nedenlerdendir.
Aile insanın en kadim konusunu teşkil eder: Dini metinlerde ilk insan olarak zikredilen Âdem insanlığın ilk atasıdır. Âdem baba ile Havva ana ilk ailemizdir. Biri ötekini katleden kardeşler bu ailenin içinde doğmuş, aile kavgalarının ilk modeli en ideal aile içinde yaşanmıştır. Bütün insanlığın bir aile olarak kabul edilmesinin nedeni ilk ata inancıdır. Öte yandan sadece Âdem'den değil, değerler üzerinden de başka ailelerden söz emek mümkündür: Müslüman düşünürler Hz. Peygamber'den söz ederken aile örneğine atıfla "ruhların babası (ebu'l-ervah)" tabirini kullanırlar. Hz. Âdem bedenlerin babası olduğu gibi Hz. Peygamber değer ve erdemlerin kaynağını teşkil eden ruhlarımızın babasıdır. Bu sayede insanlık iki ailenin üyesi olarak ortaya çıkar, iki ailenin imkân ve sorumluluklarını yaşayarak var olur.
Bunun bir üst ilkesi ise Tanrı ile insanlığın ilişkisinde ortaya çıkar: "Bütün insanlar Allah'ın ailesidir (en-Nas iyalullah)" şeklinde dile getirilen rivayet ise insanları Allah'a "aile bağı" gibi salam bir bağla bağlayarak en güçlü irtibatın zeminini inşa eder. Buradan üç cümle geride kalmıştır: İnsanlar Âdem-Havva'nın çocuklarıdır (insanlık kardeşliği). İnsanların birbirlerine karşı ilk ve temel sorumlulukları bu cümle üzerinden belirlenir. Bütün insanlar Hz. Peygamber'in ailesidir (ruhen babalık). Ruh ve değer kardeşliği ise insanlık erdemlerini ve insanın yeryüzündeki gayesini ortaya çıkartır. Bütün bunların nedeni ise insanların Allah karşısındaki durumudur. Bütün insanlar Allah karşısında aile gibidir. Buna ise yaratılış, fıtrat veya var oluş kardeşliği demek mümkündür.
Bir Müslüman toplumda bu üç ilke ihmal edilerek aileden söz edilemez.
Evrenselliğin kapısı veya peygamber ocağı
Çağımızda aile hakkındaki eleştirel yaklaşımı dikkate almaksızın insanın gelişim evrelerinden söz etmek mümkün olmadığı gibi aileyi de takdis ederek sadece imkânlarından söz etmek doğru bir yaklaşım değildir. Aile insan için ne kadar koruyucu olursa olsun bireyselliğe imkân vermeyen özellikleri kadar çocuğa talim ettikleriyle de çocuğun hayata hazırlanmasına zemin hazırlar veya buna engel teşkil eder. O zaman aile ve birey meselesini birkaç yönden ele almak gerekir.
Aile insan için bir mecburiyettir: Hiçbirimiz ailemizi tercih ederek doğmayız, daha doğrusu kendimizi bir aile içinde var olmuş bir şekilde buluruz. Buna insanın kurduğu aileyi de kısmen katmak mümkündür. Her ne kadar aile iki tarafın iradesiyle kurulmuş görünse bile, gerçekte tam olarak böyle değildir ve belirleyici başka faktörler ailenin de irade dışında gerçekleşmesini dayatır. İnsanın yeryüzüne gelişi ebeveynin fiiliyle mümkün olabildiğine göre, insan bir ailede var olacaktır. "İnsan özgür doğar" demek bir temennidir fakat doğru olan insanın mecbur, zayıf ve muhtaç doğduğudur.
Ailenin insan için imkân ve sorun teşkil ettiği yer de tam burasıdır: Zayıf ve çaresiz bir süreçte insanın mecbur olduğu ilişkiler ağı daha sonra onun dünyayla ilişkisini şekillendiriyor, en kuvvetli hafıza olarak aile insanın öteki insanlarla ilişkisine yön veriyor. Modern aile geleneksel aileden bazı özellikleriyle ayrışsa bile, özünde bu koruyuculuk devam eder. Bu bakımdan ailenin insan için ehemmiyeti, aile üyelerinin hakları, özellikle anne ve babanın sorumlulukları meselesi sürekli abartılı bir şekilde işlenir, insanın doğru bir aile yaşantısıyla daha gerçek, daha iyi bir insan olabileceği vurgulanır. Bu yaklaşımlar sürekli olarak ebeveynin sorumluluklarını abartır, ebeveyni çocuğun gelişiminin en önemli aktörleri haline getirirken başka birtakım sorulara yol açar.
Büyük insanlığa hazırlayan ocak
Aile insanı daha büyük hayata ve büyük insanlığa hazırlayan bir ocaktır. En azından insan hayatının gerçekleri üzerinden bakınca meselenin böyle olması gerektiği anlaşılıyor. Ruhların babası olarak kabul edilen Peygambere atıfla söylenen "peygamber ocağı" tabiri en çok aile için geçerli olabilir. Böyle bir durumda aile çocuğu korurken yol açabileceği hasarları asgari düzeye indirerek insanı daha büyük aileye ve hayata hazırlar, onun bunun için gerekli donanımlarla mücehhez olmasını sağlayabilir. Böyle bir aile ortamında insan pişer, insani değerleri öğrenerek insanlık ailesine, oradan ise değerlere dayalı gerçek insanlık ailesine hazırlanır.
Fudayl b. İyaz insanın büyük aile ile ilişkisini anlatırken nefis bir benzetme yapar: Kendisini ziyarete gelen Harun Reşid'e "Müminlerin yaşlıları senin baban ve annendir, bunu böyle bilmelisin" dedikten sonra "Gençleri, kardeşleri ve çocukları ise senin çocuklarındır" diye ekler. Bu yaklaşım ailenin insana katabileceği değerlerin tarifini yapar. Hiç kuşkusuz insanın büyük aile değerleriyle bütünleşmesi ve onlara katılması ancak sevgiyle mümkün olabilecektir. Daha doğrusu burada en belirleyici olan şey, sağlıklı bir sevgi ahlakıdır.
Sevmek aile içinde öğrenilir demek, çocuğun önce ailesi tarafından sevildiğini söylemek, felsefenin doğuşuna şahitlik eden büyük ahlak tartışmalarını anlamamak demektir. Platon insanın anne babayla olan ilişkilerini anlatırken buradaki ilişkinin sevgi olup olmadığını tartışır. Soru şu şekilde ortaya konulur: Anne ve babalar çocuklarını sever mi, yoksa onlardan beklenti içinde mi hareket ederler? Bu soru bütün zamanlar içinde ehemmiyetini hiç yitirmemiş bir sorudur. Vakıa insan ailede neyi öğrenir veya ebeveyn çocuğa biyolojik ihtiyaçların ötesinde neyi verir sorusu bu soruyla ilgilidir. Günlük hayat meşgalesi içinde dikkatini ailesini refaha kavuşturmak için odaklayan anne-baba için bu soru anlamsızdır: Elbette ki ebeveyn çocuklarını sever, bu sevgiyle onları hayata ve insanlık ailesine hazırlar.
Hâlbuki Platon meseleyi bu şekilde göremeyeceğimizi söyleyerek dikkatlerimizi başka bir konuya çeker: Ailenin çocuk için verdiği mücadelenin amacı nedir, insan niçin bir çocuk sahibi olmak ister, niçin insan bir çocuk ve aile için emek harcar? Platon tasavvuf düşüncesinde de gördüğümüz beklentili hareketlerimizi tahlil ederek bir cevap bulur. Daha dorusu ciddi bir eleştiriyle insana aile içindeki ilişkileri düşünmesini salık verir. İnsan alacaklı bir şekilde bu ilişkilere emek verir, geleceğe yatırım yapan bir tüccar gibi hareket ederek çocuklarını ticaret metaı gibi düşünür. Platon'un söylediği ahlaki bir uyarıdır aslında. Yapılması gereken şey bellidir: Ebeveyn çocuklarıyla ilişkisini karşılıksızlık üzerinden tesis etmelidir, gerçekte onları sevmelidir, bu sevgiye ise herhangi bir beklenti katmamalıdır.
Sevmek ile sahiplenmek arasındaki fark
Hiç kuşkusuz insan aile içinde iki kötü hasleti birden kazanır, bu iki haslet onun hayatını derinden etkiler, ilişkilerini şekillendirir ve ahlaklı olabilmek için bu iki hasletin terbiye edilmesi gerekir. Bunlardan birincisi sevgiyle ilgilidir. İnsan aile içinde sevgiyi tanır demek zordur; insan aile içinde -Platon'un söylediği budur- bir yatırım, gelecekte fayda sağlayacak bir kişiyle ilgilenmek tarzında sahiplenmeyi öğrenir. Sevmek ile sahiplenmek arasındaki farkı izah etmek gereksizdir. Ebeveynin çocuğu daha çok kendi hayatlarının bir parçası, telafi mekanizması, "kazaya bırakılmış namazın kazası" gibi telakki ettiği yaygın bir tutumdur. Bu durumda çocuk en korunaksız bulunduğu yerde sevginin mümkün olmadığını, onun yerini sahiplenmenin, karşılıklı ilişkinin aldığını fark ederek sevmekten tereddüde düşer.
İkinci konu da bununla ilgilidir: İnsan aile içinde öteki insanlarla rekabet duygusunu öğrenir. Mesela bir insan için başarmak yetmez, arkadaşını geçmesi de gerekir. Arkadaşlarla rekabet duygusunu insan öncelikle aile içinde öğrenir, sonra bunu ne kadar tadil ederse etsin rekabet onun ilişkilerinde daima bir sorun olarak kalır. Öyleyse insan aileden hasarlı çıkmıştır dediğimizde neyi kast ettiğimiz belli olmuştur: Çocukluğunda insan sevgiyi tanımamıştır, sahiplenilmiştir, sonra da bunun karşılık beklediğini fark etmiş ve bir güvensizlik içinde kalmıştır. Öteki insanı ise öncelikle geçilmesi gereken rakibi olarak tanımıştır (ebeveynin çocuklarının başarısını ölçerken arkadaşlarla tartması bunun bir göstergesidir).
İnsanın bu iki hasletle birlikte toplum ve hayatla doğru ilişki kurması mümkün olmayacaktır. Bunun yerine insan toplumu ve öteki insanı sadece rakip görecek, onlarla ilişkilerini güvensizlik ve karşılıklılık üzerinden tanzim edecek, neticede ise değerlerden mahrum bir hayat yaşayacaktır.
Ocağın görevi karşılıksız severek çocuğu hayata hazırlamak, öteki insanları ise rakip değil, birlikte hayatı paylaştığı bazen çatıştığı bazen başka ilişkiler geliştirdiği büyük insanlık ailesinin üyeleri olarak görmesini temin etmektir. Ailenin, değerlerin talim ve tedris edildiği bir ocak olması bu demektir.