15 Temmuz sosyolojisi: Bir garip toplumsal hareket

15 Temmuz sosyolojisi: Bir garip toplumsal hareket
Giriş Tarihi: 2.8.2021 15:14 Son Güncelleme: 7.9.2021 16:25
Bu halkın neler yapabileceğine, darbelere karşı son yirmi yıldır nasıl bir bilinç ve irade geliştirmiş olduğuna dair hiçbir gerçekçi sosyolojik öngörüleri yoktu. Bu sosyolojik gerçekliği ihmal etmenin bedeli onlar için çok ağır oldu.

15 Temmuz'da Türkiye halkının bir darbe teşebbüsüne karşı ortaya koyduğu tepki ve akabinde gelişen olaylar sosyal bilimlerin bütün ezberlerini yeniden gözden geçirmelerini gerektirecek nitelikte özgün yanlar içeriyor. En özgün yanlarından biri, bir toplumsal hareketin devlete muhalefet adına değil, devleti korumak adına ortaya çıkmış olmasıdır. 14 yıldır tek başına iktidarda olan bir hükümetin toplumda bir bıkkınlık oluşturmuş olması beklenir. Sosyolojik dinamikler genellikle bunun böyle olmasını gerektirir, öyle olması gerektiğini söyler. Bir sokak hareketi, bir toplumsal hareket ortaya çıkmışsa bunun mutlaka iktidara muhalif olması, iktidarı devirmeyi hedefl iyor olması gerekiyor.

Toplumsal hareketlerden aşina olduğumuz veçheler hep böyle. Ancak tam tersi oldu. Bu toplumsal hareket devleti, hükümeti yıkmaya çalışan, arkasında önemli bir muhalif toplumsal gücün varlığını farz eden bir girişime karşı devleti korumaya çalışan, devleti ve hükümeti benimsemiş bir toplumsal hareketin varlığını açığa çıkarmış oldu. Bunun ne anlama geldiği ve nasıl bir günlük barındırdığı hususu kuşkusuz her türlü sosyolojik analizi hak ediyor. Nitekim bilahare, darbe girişiminin yapıldığı geceden sonra 27 gün devam eden demokrasi nöbetleriyle birlikte hiç kimsenin göz ardı edemeyeceği nitelikte bir toplumsal hareket ortaya çıkmış oldu.

Gezi hareketinden önce bir şeylerin kokusunu almış olan CNN ve BBC gibi dünya basınının temsilcilerinin 15 Temmuz'a kör ve sağır kalışları bir açıdan yeni bir bilgi ortaya koymuyordu. Egemen güçlerin sesi olarak bu basın organlarının egemen güçleri rahatsız eden bir ülkede, bu rahatsızlığı daha da artıracak, hatta bu rahatsızlığın altında yatan çıkar hesaplarını, kötü niyetlerini, hasis duygularını ortaya koyacak bir yayın yapmamaları fazla sürpriz sayılmaz. Bir "diktatör" tarafından yönetilen bir ülkede halkın o "diktatörden" kurtulma fırsatını değerlendirmek yerine o "diktatörün" bir telefon çağrısıyla ölümüne sokaklara dökülmesi, tanklara ve uçaklara karşı o liderlerini ölüm pahasına savunmaya kalkışmaları, şimdiye kadar dünyaya anlattıkları bütün "diktatörlük" yalanlarını boşa çıkaracak bir gelişmeydi.

Toplum ve lider mutabakatı

Olayın haber boyutuyla çarpıtılması bir yana, neticesinde bir sosyal bilim konusudur yaşananlar. Bir "yeni toplumsal hareket" örneğidir 15 Temmuz ve sonrasında yaşananlar. Yeni toplumsal hareketlilikler her zaman sosyolojinin ilgi konusu olmuştur ve bu sosyoloji içinde yeni toplumsal hareketlerle ilgili genel kabul geren bir tipoloji vardır. Bu tipoloji üzerine Gezi hareketi esnasında ne edebiyatlar döktürüldü hatırlayalım. Gezi hadisesi de elbette göz ardı edilebilecek bir hadise değildi. Nitekim edilmedi de. Dünyanın her yanından özellikle batılı felsefeci ve sosyologların dikkati çekildi bu hadiseye. Her tarafından vandalizm, şiddet ve insanlığa dair herhangi bir proje veya ufuk yoksunluğu dökülen bu hareket üzerine özgürlük söylemleri döktürüldü.

Oysa o hareketin altını kazıdığınızda sadece Erdoğan düşmanlığı ve kindarlığı çıkıyordu. Türkiye solunun "bir türlü gerçekleşmemiş devrim" hayalinin bir takıntıya dönüşmüş olduğunun iyice açığa çıktığı bir sahneden ibaret kaldı. İşin arka planında ise aynı dönemde Mısır'da sergilenen ve sonu darbeyle biten Temerrüd hareketi ile paralelliği ve biraz daha kazındığında FETÖ'nün polis, yargı ve medya unsurlarının kendilerine özgü rolleriyle iyice dolduruluşa getirilip, kışkırtılıp sokaklara sürülen kalabalıklardan başka bir şey kalmıyordu. O oyunu oynatan ile bilahare 17 Aralık, 19 Ocak ve 15 Temmuz'u oynatan aynı eldi. Olay bir toplumsal değişime, bir sosyolojik gerçekliğe dayanmıyordu. Oysa 15 Temmuz'a karşı ortaya konulan irade güçlü bir sosyolojik gelişimin, değişimin ve varlığın bütün işaretlerini taşıyor. Kuşkusuz bu iradenin ve varlığın her tarafında Recep Tayyip Erdoğan'ın bir lider ve bir aktör olarak merkezi bir rolü var. Ancak daha önemlisi toplumda böylesi bir liderliğe duyulan ihtiyaç, misyon ve hareket talebinin olmasıdır. Kuşkusuz toplumun talep ettiği ile liderin sunduğu arasındaki mutabakat tarihin çok nadir anlarında buluşabiliyor ve buluştuğunda çok istisnai gelişmeler için en etkili bir faktör olabiliyor. Batılıların FETÖ'cülerin kara propagandalarının etkisi altında kalarak diktatör diye görmeye başladıkları Erdoğan'ın gücünün diktatörlüğünden değil, bütün Türkiye halkının kalbinde kurmuş olduğu tahtından geldiği, toplum ve lider arasındaki mutabakatın zoraki kurulmamış olduğu o gün bütün gerçekliğiyle ortaya çıkmış oldu.

Çeşitliliğimizle millet olmak

Belki darbecilerin en büyük yanılgısı ve belki de darbenin başarısızlığa mahkûm olmasının en önemli sebebi burada aranmalı. Onlar halkın zaten bir "diktatör" olduğu için nefret etmeleri gereken Erdoğan'a karşı bir darbe teşebbüsünün halk tarafından bir kurtarıcı olarak karşılanacağı safsatasına kendilerini bile inandırmışlardı. Halkın Erdoğan'dan kurtulma fırsatını yakalamışken neden bunu değerlendirmemiş olduğunu belli ki hayretle karşıladılar. İhaleyi kimden aldılarsa onları da buna aynen inandırmış oldukları için onlar da büyük bir hayal kırıklığı yaşamış oldular. Hayal kırıklıkları ve yenilgileri bol olsun demekten başka bir şey gelmez elimizden.

Demokrasi nöbetleri üzerine epey saha araştırması yapıldı. Bu araştırmaların hepsinde ortaya çıkan bulgulara göre karşımızda gerçekten yeni bir toplumsal hareket profili var. Örneğin, sadece beş yıl öne gerçekleşen Arap Baharı hareketlerinde insanlar diktatörlerinden ve kendilerini yüzyıldır ezen, sömüren, düzenlerinden kurtulmak, onu devirmek için yola çıkmışlardı. Oysa burada garip bir biçimde hareket mevcut düzeni, iktidarı ve "diktatör" denilen bir lideri korumak, onu ayakta tutmak ve daha da güçlendirmek üzere insanlar sokağa dökülüyorlardı. Bir önemli sosyolojik tespit buydu. Başka bir tespit, bu harekete katılanların çok büyük bir çoğunluğunun iş güç sahibi, orta ve üst sınıf mensubu insanlar olmasıydı. Alt sınıſt an insanlar da yok değildi elbet. Hatta Türkiye'deki ortalama dağılımla orantılı bir katılım bile söz konusuydu. Ancak Konda'nın o dönemde yapılmış olan anketinde ve diğer anketlerde işsiz oranının demokrasi nöbetlerinde çok düşük olduğu tespiti bir hayli ilginçtir.

Sosyoloji ihmale gelmez

15 Temmuz sürecinin sosyolojisi bundan ibaret değil elbet. 15 Temmuz'da ve sonrasında yaşananlar bir ülkenin başına her gün gelmez. Bu gibi son derece istisnai olayların bir ülkenin iliklerine kadar işleyen bir değişimi tetiklemesi de mukadderdir. Doğrusu 15 Temmuz'dan sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını söylemek sadece bir kehanet değil, bu olayın niteliği bakımından ortaya çıkardığı veya çıkaracağı kaçınılmaz sosyolojik sonuçların takdiri mesabesindeydi.

15 Temmuz'daki gibi bir darbe girişimini planlayanların asla ihmal etmemiş olması gereken bir şey, içinde darbe yaptıkları ve yönetimine talip oldukları toplumun sosyolojisiydi. Bu konuda FETÖ'ye bağlı aklı evvellerin çok bozuk bir sicilleri olduğunu biliyorduk aslında. 17 Aralık sonrası girilen mahalli seçimlerle ilgili önceden yaptıkları tahliller ve tahminlerle hem kendilerini fena halde gaza getirmiş hem de kendilerine inanıp "AK Partisonrası" na yatırım yapan yerli ve yabancı odakları da fena halde yanıltmışlardı.

Kendi şakirtlerinin yoğunlukta olduğu mekanlarda yaptıkları anketlere bakarak AK Parti'nin oylarının yüzde 25'i aşamayacağı beklentisini üretip dururken salt bir manipülasyon yapmadıklarını anlıyorduk. Buna gerçekten kendileri de inanmışlardı. Hareket o kadar bencil ve o kadar kendine kapalı olduğu halde, Türkiye için kendisini bulunmaz nimet olarak görüyordu ve halkın da bunu görmekte olduğuna hep inandılar. Bu tarz bir bakış açısını belli ki sosyalist devrimci hareketlerden tevarüs etmişler. Sosyalist hareket de kültürel anlam dünyasından alabildiğine uzak oldukları halkla ilişkilerini tek tarafl ı olarak "kurtarıcı" olarak tasavvur eder. Adeta platonik bir halkçılıktır bu. Halkın bundan haberi yoktur. Halk bunların kendilerini gerçekten kurtarmak istediklerini bir türlü bilmez, anlamaz, takdir etmez. O yüzden devrimciler halklarını kurtarmaya geldiklerinde halktan karşılaştıkları destek eksikliğini nankörlük ve kadir bilmezlik olarak niteleyebilirler. Oysa halka bir şey vermiş değiller. Halk onlardan kötülükten başka bir şey görmüş değil. Onların "halkı kurtarmak" adına yaptıklarından halkın payına sadece daha fazla huzursuzluk, daha fazla anarşi daha fazla istikrarsızlık düşüyor. Halkın onlardan "kurtarıcılık" beklediği yok.

Sosyolojik gerçekliği ihmalin bedeli

Velhasıl, FETÖ darbeciliğinin böyle bir eyleme girişmek için muhtaç olduğu sosyolojik bilginin düzeyini ve boyutlarını en iyi ifade eden cümleler darbe gecesi kendi kanallarına bağlanarak Türkiye halkı hakkında analizler döktüren Kerim Balcı'dan gelmişti. Balcı, halkın Cumhurbaşkanı tarafından darbeye karşı çıkmaya davet edilmesi karşısında içindeki Türkiye hakkındaki bütün sosyolojik ufku şöyle döktürmüştü: "Bizim insanımız bırakınız bombayı veya G3 tüfeğinin kurşununa karşı nasıl savunmaya geçeceğini, nasıl siper alacağını, yerde yatmayı bilmez. Biz askeri eğitimimiz büyük oranda zaten AK Parti yönetimi döneminde ücretli olarak yapmış bir toplumun evlatlarıyız, askerin karşısına toplum çıkarılmaz..." Belli ki, darbeciler Türk halkının lideriyle olan kalbi bağlarını hiç hesaba katmamışlar. Belli ki, bu halkın neler yapabileceğine, darbelere karşı son yirmi yıldır nasıl bir bilinç ve irade geliştirmiş olduğuna, AK Parti'nin hizmetleri ve teşkilatlarıyla halk arasında nasıl bir organik bağ geliştirmiş olduğuna dair hiçbir gerçekçi, sosyolojik öngörüleri yoktu. Bu sosyolojik gerçekliği ihmal etmenin bedeli onlar için çok ağır oldu tabi.

lideriyle olan kalbi bağlarını hiç hesaba katmamışlar. Belli ki, bu halkın neler yapabileceğine, darbelere karşı son yirmi yıldır nasıl bir bilinç ve irade geliştirmiş olduğuna, AK Parti'nin hizmetleri ve teşkilatlarıyla halk arasında nasıl bir organik bağ geliştirmiş olduğuna dair hiçbir gerçekçi, sosyolojik öngörüleri yoktu. Bu sosyolojik gerçekliği ihmal etmenin bedeli onlar için çok ağır oldu tabi.

Aslında daha fenası, darbeciler 50 yıllık "hizmet" birikimleriyle, yerleştirdikleri kadrolardan oluşan, kendine kapalı, bencil ve toplumun geri kalan kesimine hiçbir şey vaat etmeyen yapısıyla, oluşturdukları azınlık bir toplumla kotaracakları bir darbe ile bütün ülkenin iktidarına el koymayı hesapladılar. Bu bakış açısının yeni bir tür Baasçılığı Türkiye'ye giydirmeye çalışmaktan farkı yoktu. FETÖ'nün din anlayışına bakıldığında bu anlayışla Baasçılığı da aşabilecek kesif bir diktatörlüğü Türkiye'de, bu çağda, ikame edebileceğini düşündüğü anlaşılıyor ki, bu, sosyolojiden nasipsizliğin ürkütücü zirvesine ulaşmış olduğunu gösteriyor.

Türkiye'nin mevcut sosyolojik koşulları elbette o gece işler, Allah muhafaza, başka türlü gelişmiş olsaydı bile eninde sonunda böyle bir gelişmeyi reddederdi. Ancak bu çılgınlığın bedeli çok daha ağır olabilirdi. Allah korudu. Esasen 15 Temmuz sadece Türkiye toplumu için değil, genel olarak alışageldiğimiz toplumsal gelişmeler açısından bile istisnai bir olaydır. Genellikle bir muhalefet insiyakiyle harekete geçen toplumsal hareketler bu sefer var olan bir iktidarı, üstelik yıllardır sağda solda "diktatör" diye resmedilmeye çalışılan bir liderini muhafaza etmek üzere olağanüstü bir irade ortaya koyuyordu.

15 Temmuz'un açtı ğı yoldan…

Türkiye 15 Temmuz'la birlikte, daha önce kendisine farz edilmek suretiyle ayakta duran bir siyasi rejimi kendi iradesiyle tutmuş, muhafaza etmiş, sahiplenmiştir. Toplumun kendi içinde gerçekleşen istisnai bütünleşmesi için müthiş bir zemin oluşturmuş, dahası devlet ve millet bütünleşmesinin de yine istisnai bir örneğini sergilemiştir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, böylece, darbe olarak başlayan süreç halkın karşı hamlesiyle gerçek bir devrime dönüşmüştür. Bu sürecin kendiliğinden açtığı yoldan Türkiye'nin yönetim sistemi yine halkın iradesiyle, rızasıyla tarihinin en radikal değişimine konu oldu. Parlamenterden sistemden Başkanlık sistemine bir geçiş yaşandı. Bu sistem değişikliği birçok alanda Türkiye'nin yönetimde daha aktif, daha verimli yönetimini beraberinde getirdi. Sadece bu sistem içinde mümkün hale gelen siyasi karar mekanizmalarıyla terörle mücadelede 40 yıllık tıkanmışlıklar aşıldı. Düne kadar baş edilemeyen "üç-beş çapulcu" ilk defa gerçekten de hak ettikleri gibi "üç-beş çapulcu" seviyesine geriletildi, öyle muamele edildi. Bu da şimdiye kadar FETÖ veya önceki başka örgütlü cunta yapılarıyla felç edilmiş terörle mücadelenin koskoca bir yalan ve aldatmacadan ibaret olduğunu göstermiş oldu.

Ordu içinde çöreklenmiş ihanet unsurları eliyle ne terörle mücadelenin ne de yurt savunmasının olamayacağı da görülmüş oldu. 15 Temmuz'dan hemen sonra, yani ordunun üst ve alt kademesinin yarısından fazlasının ihanet şebekesine bağlı olduğu anlaşıldığı için tasfiye edildikten hemen sonra, yani "orduda artık savaşacak komutan kalmadı, muhatap olacağımız komutan kalmadı" şekvalarının NATO karargahından yükselmesinden hemen sonra Fırat Kalkanı operasyonu başlatılarak başarıyla tamamlandı ve Suriye içinde yıllardır konuşulup yapılamayan güvenli bölgenin oluşumu tamamlandı. Bilahare Zeytin Dalı ve Barış Pınarları operasyonlarıyla bu bölge iyice genişletildi.

Türkiye'nin silahlı kuvvetleri seçilmiş cumhurbaşkanının başkomutanlığında, Libya'da Cumhuriyet tarihinin ilk ve en büyük dış operasyonlarına kısa sürede net başarılar kat ederek katıldı. Buradaki başarının hikâyeleri daha yurtta doğru dürüst anlatılmadan Azerbaycan'da 30 yıllık Ermeni işgalini 44 gün gibi kısa bir sürede bitiren bir kurtarma operasyonunda belirleyici katkısını yaptı. Bu başarılar hem ordu içindeki ihanetin bitirilmiş olması hem başkanlık sistemi içindeki karar alma süreçlerinin daha merkezi ve rasyonel hale getirilmiş olması hem de yine bu sayede mümkün hale gelmiş olan savunma sanayiindeki görülmemiş ilerlemelerin kaydedilmesiyle olmuştur.

BİZE ULAŞIN