2000'li yıllarda ekranlarda ilk başörtülü spikeri görmenin yarattığı heyecanı hatırlıyorum. O yıllarda ekranda genellikle başörtülü kadın cefakâr Anadolu kadını stereotipi ile çerçevelenmiş, suya sabuna dokunmayan eğreti duran bir temsille sunulurdu. Bir reklamın arka sahnesinde, bir programda başörtülü birilerini görmek merak uyandırıyordu, bazılarını ürkütse de. 2026 yılındayız ve artık ekranlarda başörtülü birilerini görmek bizi eskisi kadar şaşırtmıyor elbette. Hele ki Kızılcık Şerbeti, Kızıl Goncalar gibi konusu din-sekülarizm olan dizilerin bir salgın gibi peş peşe patlamasından sonra, ekranda başörtüsü yamuk yumuk olmayan, yolda görsek yadırgamayacağımız başörtülü kadın figürleri de ekranda sıkça izlemeye başladık. Fakat bu yeterli mi? Yeterliden kastım şu: Bu başörtülü kadınlar yine bir kalıbın içerisine mi sıkışıyor? Medyada modern Müslüman kadını görebiliyor muyuz?
Ekranda başörtüsü temsili
Medya aslında neyin ve kimin görünür olacağını belirleyen aktif bir üretim alanıdır. Temsil, bu anlamda basit bir yansıtma değil, anlam kurma sürecidir; dünya, belirli kodlar, söylemler ve ideolojik çerçeveler içinden yeniden kurgulanır. Bu yüzden medyada neyin görünür olduğu kadar kimin görünür kılındığı, hangi özelliklerle temsil edildiği ve kimin tamamen dışarıda bırakıldığı da politik bir mesele haline gelir. Stuart Hall'un da işaret ettiği gibi, bu politiklik yalnızca içerikte değil, seçimin kendisinde yatar. Hangi hikâyelerin anlatılmaya değer bulunduğu, hangi öznenin merkezde konumlandırıldığı ve hangisinin tali, marjinal ya da sorunlu olarak çerçevelendiği; medya üretiminin arkasındaki güç ilişkileriyle doğrudan bağlantılıdır.
Kızılcık Şerbeti (2022) ilk ekranlara çıktığında gerçekten bir nevi devrim niteliğindeydi. Biz ilk defa başörtülü bir kadını ana kastın dışında bir figüran ya da sadece çeşitlilik için konulmuş bir obje olmaktan ziyade, muhafazakâr ailesi ile, doğruları yanlışları ile, hayatının farklı perspektifleriyle gördük. Nursema'nın ABD'de okuması, hat yapması, dinlediği müzikler bize bizden bir şeyler anımsattı. Fakat bir noktada Nursema'nın 30 yaşında olmasına rağmen gelenek kalıplarının içinde sıkışmış, kendisi adına konuşamayan, çalışmak isterse çalışamayan, sergi açmak isterse açamayan ve annesinin sözünden çıkamayan bir kadın olması izleyicide bir sıkışmışlık hissi yarattı.
Dizinin başlarında bu durumu bir hocamla tartışırken, bu kadar edilgen bir başörtülü kadın figürünü görmenin bana gerçekçi gelmediğini söylemiştim. Zira ben ve çevremdeki genç kadınlar aktif, kültürlü, aynı zamanda dindar ve kendi kararlarını kendi veren kadınlardı. Hocam bunu jenerasyonel farklarla açıklamıştı. 28 Şubat'ın etkilerinin daha sert hissedildiği dönemde yaşamış kadınların, 2000 ve sonrası doğmuş kadınlardan daha fazla gelenek kalıplarına maruz kalabileceğini ve daha edilgen bir tavır takınabileceğini söylemişti. Bu ne kadar genellenebilir bilemem ama Nursema karakterinin önce edilgen ve sessiz, ardından özgüvenli fakat öngörülemez bir hale gelmesi bana oldukça tutarsız bir karakter gelişimini yansıtıyor. Bununla beraber dizide gördüğümüz diğer başörtülü kadınlar zaten eğitimsiz, cahil, dedikoducu ve iş karıştıran tipler.
Genç başörtülü kadın karakteri Nursema yine de ekranlarda alışık olmadığımız, katmanlı bir başörtülüydü. Zira dizilerde başörtüsü meselesinin gündeme gelişi ilk olarak bir dijital platformda yayınlanan Bir Başkadır (2020) ile oldu. Meryem, evlere temizliğe giden, İstanbul'un banliyösü hatta köy sayılabilecek dış bir semtinde oturan, psikolojik sorunları nedeniyle terapiye giden genç bir kadın. Terapist onu "nasıl da zeki" gibi cümlelerle tanımlıyor, sanki bir çocuktan bahseder gibi. Karşı tarafı çocuklaştırarak tahakküm edeceği, geliştirme ve eğitme bakış açısıyla baktığı bir obje olarak görmesi bana çok sömürgeci bir tavrı hatırlatıyor ve bir kez daha epistemik dekolonizasyonun önemini düşündürüyor. Nihayetinde biz Bir Başkadır'da aslında Türk sinemasında ve ekranlarda zaten çoğunlukla temizlikçi olarak görebildiğimiz başörtülü kadını ana karakter olarak görebilmiş ve dünyaya onun penceresinden bakabilmiş olduk.
Son dönemde öne çıkan diğer örnekte ise bir tarikatta özgürlük mücadelesi veren Kızıl Goncalar'ın (2024) Zeynep'i çıktı karşımıza. İlk başta 28 Şubatçı dedeye verdiği mesaj ve aldığı tavır ile dikkatimizi çeken Zeynep'in hikâyesi, sözde tüm kötülüklerin merkezi olan tarikattan tekrar 28 Şubatçıya muhtaç ve ondan medet umacak şekilde evrildi. Burada da baskı altında, zeki ama toplumsal olarak bastırılmış bir başörtülü kadın gördük. Türk televizyonlarında baktığımızda başörtülü kadın zengin ama kültürsüz ve edilgen; taşralı, masum ve eğitimsiz; bir tarikatın içinde baskı altında, kurtarılmayı bekleyen bir figür olarak birkaç dar kalıp arasında dolaşıyor.
Yurt dışı örneklerine baktığımızda da benzer bir daralmanın farklı bir bağlamda tekrar ettiğini görüyoruz. Başörtülü Müslüman kadın çoğunlukla ya kurtarılması gereken bir mağdur olarak ya da güvenlik ve radikalizm tartışmaları içinde toplum için potansiyel bir tehdit olarak temsil ediliyor. Bu iki uç arasında kalan, kendi hayatını kuran, gündelik ve çok katmanlı bir özneye ise nadiren rastlanıyor. We Are Lady Parts gibi yapımlar bu anlamda küçük bir istisna açsa da bu temsil hâlâ genel tabloyu dönüştürecek ölçekte değil.
Yeni rejimin ideal öznesi modern kadın
Hiçbir dizi, film, medya içeriği hikâyesiz olmaz. Hikâyelerin izlenir olması için çatışma gerekir. Peki muhafazakâr kadınların hikâyesi ve çatışmaları gerçekten sadece bu dar alanlardan mı ibaret? Günümüzde muhafazakâr kadın yalnızca gelenekle ve kendi cemaatinin sınırlarıyla mı tanımlanıyor? Oysa sahada bunun karşılığı olmayan bir boşluk var: Kendi kararlarını alan, kamusal alanda var olan, eğitimli ve entelektüel muhafazakâr kadınların deneyimleri neden hâlâ görünmez? Bu yokluk gerçekten bir "hikâye eksikliği" mi, yoksa anlatının baştan belli sınırlar içinde kurulmasının bir sonucu mu? Medyada neden gücünü kendinden alan bir muhafazakâr kadın figürü kurulamıyor?
Bu sorulara Türkiye bağlamında bakınca, meselenin yalnızca güncel temsillerle değil, daha derin bir tarihsel ve ideolojik arka planla ilişkili olduğunu görmek gerekiyor. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren kadın, modernleşmenin vitrinine yerleştirilen bir figürdü. Başörtüsüz, kamusal alanda görünür ve "özgür" kadın, yeni rejimin ideal öznesi olarak kurgulandı. Bu yüzden başörtüsü yalnızca bir dini pratik değil, aynı zamanda modernleşme projesine yöneltilmiş bir itiraz gibi okundu. 28 Şubat sürecinde bu refleks kurumsal bir biçim kazandı. Yaşananlar aslında herkesin malumu ama tarihe tekrar not etmekte fayda var. Başörtülü kadınlar üniversitelerden ihraç edildi, kamusal alandan sistematik olarak dışlandı ve bir anlamda görünmez kılındı. Bu dönemin en dikkat çekici yönlerinden biri, bedelin esas olarak kadınlar tarafından ödenmesiydi. Aynı inancı taşıyan erkekler kamusal alanda var olmaya devam edebilirken, kadınların inancı bedenleri üzerinden görünür olduğu için doğrudan hedef haline geldiler. Başörtülü kadın kendi sesiyle değil, başörtüsüne atfedilen anlamlar üzerinden tanımlanmaya başlandı. Bugün tüm bu engellerin kalkmış olması bu tarihsel yükü ortadan kaldırmıyor. Medya üretimi büyük ölçüde hâlâ bu laik-modern çerçevenin uzantısı olarak işliyor ve bu yüzden başörtülü kadının nasıl görünebileceği hâlâ belirli sınırlar içinde tutuluyor.
Öte yandan Türkiye'de İslamcı kadın hareketi, her ne kadar kendini feminist olarak adlandırmasa da özellikle 90'lardan itibaren en hareketli toplumsal alanlardan biriydi. Bu hareket, üniversitelerde filizlenen, kamusal alanda başörtüsüyle var olma talebi etrafında şekillenen bir mücadeleydi. Birinci nesil kadınlar daha çok yaşam biçiminin İslamileştirilmesi üzerinden bir dil kurarken, ikinci nesil kadınlar eğitimle birlikte hem kamusal alana çıktı hem de dini bilginin erkek tekelinde olmasını sorgulamaya başladı. İlahiyat eğitimi alan, yazan, konuşan kadınlar ortaya çıktı. Bu süreçte kadınlar sadece devletle ya da laik kesimle değil, kendi cemaatlerindeki erkeklerle de müzakere ve çatışma içindeydi. Yani başörtülü kadın başından itibaren edilgen bir figür değil, aksine hem modernlikle hem gelenekle aynı anda hesaplaşan, kendi özneliğini kurmaya çalışan bir aktördü.
Feminizm ve evrensel kadın normu
Bu tarihsel arka planı düşündüğümüzde, bugün güçlü, eğitimli ve kendi kararlarını alan Müslüman kadın figürünün hem laik hem muhafazakâr çevrelerde neden bir tür rahatsızlık ürettiğini daha iyi anlayabiliyoruz. Laik refleks için bu kadın hâlâ "özgürleşmemiştir"; çünkü seküler modernlik anlatısına göre bireyin özgürleşebilmesi için dini bağlarından uzaklaşması gerekir. Kendi tercihiyle dindar kalan bir kadın bu anlatının temel varsayımını bozar. Muhafazakâr refleks için ise bu kadın fazla özerktir; kamusal alanda var olan, söz söyleyen ve karar alan kadın, geleneksel cinsiyet rejiminin sınırlarını zorlar. Böylece iki farklı ideolojik zemin, farklı gerekçelerle aynı sonucu üretir: Kadının ya korunması ya da sınırlandırılması gerekir; kendi başına güçlenen kadın ise her iki anlatı için de fazlalık haline gelir.
Liberal feminist söylem de bu özneyi tam olarak kapsayamaz. Postkolonyal feminist literatürde uzun süredir tartışıldığı gibi, Batı feminizmi çoğu zaman "kurtarılması gereken üçüncü dünya kadını" figürü üzerinden işler; bu da Müslüman kadını özne olarak değil, müdahale edilmesi gereken bir nesne olarak konumlandırır. Chandra Talpade Mohanty'nin eleştirdiği bu yaklaşımda, farklı tarihsel ve kültürel bağlamlar tek bir deneyime indirgenir ve Batılı, seküler kadınlık normu evrensel kabul edilir. Bu noktada feminist literatürde yeni çalışmaların olduğunu ve bu konuda güçlü gelişmelerin yaşandığını da not etmek isterim. Fakat nihayetinde, Müslüman kadının kurduğu öznelik alanı, kendi iç dinamikleriyle değil, dışarıdan belirlenen kavramsal sınırlar içinde anlamlandırılır.
İran ve Filistin'de de görüldüğü gibi, Batı feminizmi Müslüman kadına çoğu zaman ancak belirli koşullarda dayanışma sunar. İran'da başörtüsünü çıkaran ya da dini açıkça eleştiren kadın "özgürleşmiş" bir özne olarak görünürlük kazanırken, ABD'nin Minab'daki bir kız okuluna düzenlediği saldırı sonucu 175 kız öğrenci ve öğretmenin hayatını kaybetmesi medyada aynı ölçüde yer bulmuyordu. Başörtüsünü çıkaran kadınlar için üretilen sanat eserleri, temsiller ve sembolik eylemler bu olay için ortaya çıkmadı, benzer bir görünürlük oluşmadı. Kız okuluna yapılan bu saldırı, biz hatırlamadığımız ve hatırlatmadığımız sürece unutulmaya terk ediliyor.
Temsil edilemeyen "o" kadın
Bütün bu tabloya birlikte baktığımızda ister Türkiye'de ister yurt dışında olsun; ister laik ister muhafazakâr çerçevede üretim yapılsın; ister içeriden ister dışarıdan konuşulsun; ortak bir sınırın sürekli yeniden üretildiğini görüyoruz. Müslüman kadın görünür olabilir, ama belirli koşullarla. Ya mağdur olacak ya tehdit ya da istisna. Bu üç alanın dışında kalan, hayatını kuran, eğitimli, kamusal alanda var olan ve inancıyla birlikte düşünen muhafazakâr kadın ise ya hiç temsil edilmiyor ya da tanınmayacak şekilde dönüştürülüyor.
Bu yokluk tesadüfî değil. Aksine, farklı ideolojik konumların kesiştiği bir yerde oluşan yapısal bir boşluk. Laik anlatı bu kadını kendi özgürleşme hikâyesine yerleştiremiyor; muhafazakâr anlatı onu kontrol edilebilir bir çerçeveye sığdıramıyor; Batı medyası ve feminist söylem ise onu ancak belirli dönüşümlerden geçmiş haliyle tanıyor. Böylece eğitimli, entelektüel ve kendi kararlarını alan Müslüman kadın, tam da bu çoğul gerilim hattında görünmez hâle geliyor.
Oysa gerçek hayatta bunun karşılığı var. Üniversitelerde, iş hayatında, kültürel üretimde var olan; kendi inancıyla ilişkisini yeniden kuran, gelenekle müzakere eden ve modernlikle konuşan bir kadın öznesi var. Medyada ihtiyacımız olan bu özneyi taşıyabilecek bir temsil dili. Bu dil kurulmadıkça, Müslüman kadın ya başkalarının hikâyesinde bir figür olarak kalmaya devam edecek ya da kendi hikâyesi anlatılamadığı için yok sayılacak.
Dolayısıyla mesele yalnızca "daha fazla görünürlük" değil, nasıl bir görünürlük üretildiği meselesidir. Eğitimli muhafazakâr kadının, mağdur veya istisna olarak değil; kendi çelişkileri, tercihleri ve çok katmanlılığıyla bir özne olarak temsil edilebildiği bir alan açılmadıkça, bu boşluk varlığını korumaya devam edecektir.