Kadınlık, çoğu zaman eşitsizliklerin telafisi ve hak arayışları çerçevesinde tartışılageldi. Ancak bugün, bu tartışmanın mutlak bir eşitlik meselesi olmaktan çıkarak, kadınlığın kendi özgün tabiatı, kadının toplumsal konumu ve varoluş imkânları etrafında yeniden kurulduğuna tanıklık ediyoruz. Bu dönüşüm, bir yandan modern dünyanın sunduğu imkânları, diğer yandan kapitalizmin kurduğu baskı biçimlerini aynı anda düşünmeyi zorunlu kılıyor. Alev Erkilet, kadınlık tartışmasını indirgemeci karşıtlıklardan bağımsız düşünmek gerektiğini söylüyor. Ona göre mesele, kadınların tarihsel olarak maruz kaldığı eşitsizlikleri görünür kılarken, bugün kadının özne olma imkânlarını güçlendirecek sahici ve "tevhidî" yolları aramak. Erkilet bu söyleşide aileden anneliğe, kent yaşamından kapitalizmin güçlü kadın imgesine kadar uzanan geniş bir alanda, kadınlığın neye indirgenemeyeceğini ve nasıl daha bütünlüklü bir çerçevede ele alınabileceğini tartışıyor.
Alev Erkilet:
Kadınlık meselesi uzun süre bir hak mücadelesi ekseninde tartışıldı. Bugün ise kimlik ve hatta ideoloji alanına dönüştüğünü görüyoruz. Bu dönüşümün sosyolojik kökenlerini nasıl okumalıyız?
Kadınlık meselesi uzun süre bir hak mücadelesi ekseninde tartışıldı hatta bugün de böyle tartışılmaya devam ediyor. Bunun haklı sebepleri ve gerekçeleri var. Yaklaşık 12 bin yıl önce gerçekleşen tarım devrimiyle, yani bitkilerin ehlileştirilmesi, yerleşik hayata geçilmesi, devlet, şehir ve uygarlıkların kurulması, eşitsiz toplumların ortaya çıkmasıyla birlikte kadınlar da dezavantajlı bir konuma sürüklenmişlerdi. Elbette uygar ve sınıflı toplumlarda tek dezavantajlı olanlar kadınlar değildi ama erkeklerle mukayese edildiğinde kadınların daha dezavantajlı konumda oldukları aşikârdı. Örneğin demokrasisiyle övünen Antik Yunan'da kadınlar mülkün nesiller arasında kazasız belasız aktarılmasını sağlayan aracı konumları dışında bir önem ve anlam taşımıyorlardı. Kocalarından olduğu kesin olan çocuklar doğurmaktı onlardan tek beklenen. Bu dönemde kadınlar eşleri için romantik birer partner veya dost bile olamamışlardı; zira bu vasıflar yalnızca genç erkeklere ya da kibar fahişeler olarak adlandırılan (hetaera, hetaira) küçük bir kadın grubuna hasredilmişti.
Kadınlar mülksüz, güçsüz ve sözsüz bırakılmıştı uzun zamanlar boyunca. Bu nedenle kadınlık meselesi, ister istemez, mahrum kalınan hakların telafisi ve kadınların içinden çıkamadığı olumsuz koşulların ortadan kaldırılması açısından değerlendirilmiştir. Bugün ise bu arayışa yeni bir boyut daha eklenmiştir. Salt sorunların çözülmesi üzerinde durmakla yetinilmemiş; bunun kadınlık durumunun özgün gereklilik ve karakteristikleri de dikkate alınarak yapılması talep edilmeye başlanmıştır. Buna dair güzel bir örnek olarak toplumsal cinsiyet duyarlı bütçeleme kavramını zikredebilirim. Bu anlayışa göre, kamusal bütçeler hazırlanırken kadınlar için daha güvenli olmalarının sağlanması bakımından sokak aydınlatmalarının sağlıklı çalışmasının garantilenmesi, kadın askerlere kadın bedenine uygun üniformaların sağlanması gibi konular dikkate alınmalıdır. Kadınlık durumunun kendine özgülüklerinin de dikkate alınmasını talep eden yeni bir yaklaşımdır bu. Dikkat ederseniz bu yeni yaklaşım geçmişte gündemde olan kaba eşitlemeciliğin ötesindedir; burada kadınlar arasındaki etnik, ırksal, sınıfsal farklılıklar kadar, cinsiyetlerin kendilerine özgü karakteristiklerini de dikkate alan yeni bir telafi arayışı söz konusudur.
Modern toplum, bir yandan kadınlara kamusal alanda daha fazla imkân sunarken diğer yandan yeni beklenti ve yükler üretiyor. Çalışan, başarılı, bakımlı, iyi anne, iyi eş ve aynı zamanda özgür birey… Bu çoğalan rollerin kadınların üzerinde meydana getirdiği baskının sonuçlarını nasıl okuyorsunuz?
Modern toplumdan değil de insan olmaktan kaynaklanan, kadın-erkek fark etmeksizin hepimizin fıtraten taşıdığı kendini gerçekleştirme, evladını yetiştirme, hayatı anlamlı şekilde yaşama, anlamlı bulduğu şeyleri başkalarıyla paylaşma ve içinde yaşadığı toplumu daha adil kılma çabalarının her daim desteklenmesi lazım. Bu çabaların toplumsal politikalarla, aile içindeki ve nesiller arasındaki ilişkilerle desteklenmesi lazım. Genelde kadınların sırtladığı sorumlulukların hafifletilmesi, mesela çocukların, yaşlıların, hasta ve engellilerin bakımına ortaklaşa destek verilmesi örneğinde olduğu gibi. Ama biz sosyologlar, modern toplumun ve kapitalizmin insanlara dayattığı rekabetçiliğin, başarıya ve beğeni almaya odaklı yaşamanın, gösterişçiliğin, kozmetik ve estetik bağımlısı bakımlılık çabalarının, tüketimciliğin hem ruha hem de bedene zarar veren, kişiliği soğuran eğilimler olduğunu düşünüyoruz. Bu eğilimlerin, yalnızca kadınlar üzerinde değil erkekler ve özellikle de gençler üzerinde olumsuz etkiler bıraktığını değerlendiriyoruz. Bu nedenle de insan doğasına uygun, bizi kendimize yabancılaştırmayan alternatifler üzerine kafa yormamız gerektiği kanaatindeyiz.
Radikal feminizmin, kadın-erkek ilişkilerini tabii süreçlerin dışına taşıdığı ve toplumsal dokuda bir erozyona sebep olduğu söyleniyor. Bu söylemin özellikle aile ve toplumsal ağlar üzerinde nasıl bir maliyeti oldu?
Sizin de malumunuz olduğu üzere, feminist hareket kendi içinde pek çok farklılık içermektedir. Aralarında önemli anlaşmazlıklar bulunan dallara ayrılmıştır. Benim atıf yapmak istediğim ve aile bakımından önemli sonuçlar doğurabileceğini düşündüğüm anlayış, biyolojik doğurma kapasitesini/doğurganlığı ve çocukların yetiştirilmesi sorumluluğunu kadının kendini gerçekleştirmesinin ve özgürlüğünün karşısına koyan ve ancak bunlardan kurtulduğunda erkek egemenliğinin ortadan kaldırılabileceğini savunan düşünürler tarafından temsil edilmektedir. Örneğin radikal feminizmin kurucu ve temsilcilerinden biri olan Shulamith Firestone, 1970 tarihli Cinsiyetin Diyalektiği kitabında kadınları gebelik ve doğumdan ve sonrasında da bakım veren olarak altına soktuğumuz baskıdan kurtarmamız gerektiğini söyler. Kadını doğurmaktan "kurtaracak" ileri üreme teknolojileri bu bakımdan olumlu gelişmeler olarak zikredilir. Bu bağlamda yapay rahimlerden doğacak çocukların bakımının tek bir anne yerine kolektif olarak üstlenilmesi gerektiği de ileri sürülmüştür. Daha ziyade "aile dışı" çözümler üzerinde durulmuştur. Mesela Sophie Lewis annenin bebekle hiçbir genetik bağının olmadığı "tam taşıyıcı anneliği" savunmuş ve bakımın toplumsal bir sorumluluk olması gerektiği üzerinde durmuştur.
Dona Haraway'in Siborg Manifestosu da bu bağlamda zikredilebilir. Haraway de siborg kavramı üzerinden benzer görüşleri savunur. Bu tür görüşler kadınlar ve feministler tarafından da eleştirilmiştir zira kadınların çocuk sahibi olmak ve onlara bakmak konusundaki biyolojik ve insani arzu ve isteklerini yok sayan görüşlerdir. Ve ailenin tümüyle ortadan kaldırılmasını öngörürler. Kanımca bu görüşlerdeki gayri-tabiilik onları kendiliğinden sınırlamakta, kitleselleşmekten uzak tutmaktadır. Ancak kapitalist dünya-sistemin insanları ve aileleri sömürmek ve denetlemek için teknolojiden yararlandığı -ve gelecekte de yararlanmaya devam edeceği- hesaba katılırsa, bu gayri-tabii çözümlerin olası yan etkilerini sorgulamaya devam etmemiz gerekecektir. Aldous Huxley'nin kapitalist toplumu eleştiren bir anti-ütopya olarak nitelenen Cesur Yeni Dünya kitabında "Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi"nin ne kadar önemli bir yer tuttuğunu da hatırlayalım bu arada. İnsanların kuluçka makinalarında üretildiği, genetik müdahalelere uğratıldığı ve şartlamaya maruz bırakıldığı bir toplumun eleştirisidir Cesur Yeni Dünya. İlk baskısı 1932'de yapılmış olan bu kitabın neredeyse yüz yıl sonra artık bir distopya olmaktan çıkıp gerçekliğin kendisi olma riski var. Ağustos 2025'te "artık insanlar yerine robotlar hamile kalacak" başlıklı bir haberde Çin merkezli bir firmanın bu amaçla insansı robotlar geliştirmeye çalıştığından bahsediliyordu. Bu da bize feminizmden ziyade kapitalizmin başımıza getirdiklerine bakmamız gerektiğini gösteriyor.
Kadın kimliğinin sürekli bir mağduriyet retoriği üzerinden inşa edilmesinin, kadının toplumsal özne olma iradesini sakatladığını düşünüyor musunuz?
Sosyolojik perspektiften, insanların cinsiyetleri, etnik ve ulusal kökenleri, ırkları, bedensel ve akli sağlık durumları gibi vasıflar gerekçe gösterilerek ayrımcılığa maruz bırakıldığı inkâr edilemeyecek bir gerçektir. Kadın olanlar erkeklere göre, renkli halklar beyazlara göre, hasta ve engelli olanlar "sağlıklı" olanlara göre daha fazla ayrımcılığa maruz kalıyorlar ve bu maalesef evrensel ölçekte doğru olan bir önermedir. Bu nedenle, ister toplumsal tabakalaşma ister kadın çalışmaları ister toplumsal politika perspektifinden bakalım, kadınların yaşadığı ekonomik, politik mağduriyetlerin ve sembolik susturulmanın teşhisi ve tedavisi meselesi kalıcı gündemlerimizden biri olacaktır. Bu konuların tartışılmasının kadının özne olma iradesini sakatladığını düşünmüyorum. Tam aksine kadının özne olmasının önündeki engellerin nasıl kaldırılacağı ile ilgilidir tüm bu mağduriyet analizleri. Kadın yoksulluğunun giderilmesi, kadının her düzeyde kararlara katılımının sağlanması ve gündem oluşturma kapasitesinin geliştirilmesi yönündeki çabalar kadınların -Peter Berger'in dediği gibi- "dünya-kurucu aktif özneler" olabilmelerini sağlamak içindir.
Modern dünyada kadının özgürleşme iddiasıyla aslında eril bir karakteri taklit etmeye zorlandığı görüşü çokça dillendiriliyor. Kadının, kendi doğasından kopmadan kamusal alanda var olabilmesi mümkün mü?
"Kadın doğası" dediğiniz şeyin tam olarak ne olduğunu bilmiyorum, ama kadınların neleri yapmaması gerektiğini onlara empoze etmekte kullanılan bir söylem gibi göründüğünü söyleyebilirim. Ben daha çok insan doğasından söz eden, inanan kadın ve erkeklere temel sorumluluklarını hatırlatan Kur'an ve Sünnet ekseninde meseleye yaklaşmaktan yanayım. İslam kadının yaşam hakkından bile mahrum bırakıldığı, kız bebeklerin sadece kız oldukları için diri diri toprağa gömülerek öldürüldüğü cinsiyetçi bir topluma geldi. Ve Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemde, onun da işaret ve denetiminde kadınlar hayatın tüm alanlarında, savaşta, eğitimde, ticarette, hukukta aktif özneler olarak yer aldılar. İslam dünyasının her yanında kadınlar vakıflar vasıtasıyla sayısız eser meydana getirdiler, üniversiteler kurdular, hayır işleri yaptılar. Bunlar, İslami perspektiften bakıldığında, kadınların kamusal alandaki varlığının değil aksine kamusal alandan dışlanmalarının sorun olduğunu gösteren çok güzel örneklerdir.
Büyük şehirler kadınlara yeni hareket alanları açtı fakat beraberinde yalnızlığı, tedirginliği ve kırılgan ilişkileri getirdi. Modern şehir hayatında tek başına var olmaya çalışan kadınlar hakkındaki gözlemleriniz nelerdir?
Biz sosyologlar, İbn Haldun, Ferdinand Tönnies ve Georg Simmel'den bu yana, kentin kıra nazaran daha bireysel, tekil varoluşları beraberinde getirdiğini; kentin, insanları mahalle baskısından kurtararak onlara sağladığı özgürlüğün bedelinin de yalnızlık olduğunu biliyoruz. Simmel Metropol ve Zihinsel Yaşam makalesinde bu sürecin detaylarını çok vazıh bir şekilde anlatır. Ama onun anlattıkları kırsal gerçekliğe karşılık kentsel gerçekliğin doğasına dair meselelerdir. Bunlar cinsiyetler üstü vasıflardır. Ben, sanılanın aksine, kadınların yalnızlığa ve tek başlarına var olmaya erkeklerden daha açık ve daha dayanıklı olduğunu düşünüyorum. Onlar mahallede, apartmanda diğer kadınlarla, hatta sokakta hayvanlarla bağ kurmakta tahmin edemeyeceğiniz kadar başarılılar. Yapmakla mükellef oldukları işler kadar sokakta yeni doğum yapmış bir kedinin beslenme ihtiyaçlarını da düşünür onlar. Ve mahalle içi görev paylaşımlarıyla bütün bu işlerin üstesinden gelirler. Canlılarla kurdukları bu bağlar sayesinde kadınların yalnızlığı daha az sorun ettiğini ve sanılandan çok daha direngen/dayanıklı olduklarını düşünüyorum. Çünkü hayatla çok organik ve kopmaz bir bağ içindeler.
Küresel kapitalizmin "kadın hakları" söylemini, tüketici reflekslerini manipüle eden bir satış-pazarlama mottosuna dönüştürdüğünü ortaya koyan araştırmalar mevcut. Bu bağlamda, reklamlarda, dizilerde, filmlerde sıkça karşımıza çıkan güçlü kadın imajı sizce bir pazar stratejisi mi?
Hem evet hem de hayır. Sizin de belirttiğiniz gibi, kapitalizmin en önemli özelliklerinden biri aşırı üretim ve buna bağlı aşırı tüketimle ekonomik büyümeyi sağlama çabasıdır. BBC'nin artık klasikleşmiş olan Benliğin Yüzyılı belgeselinde bu büyümenin nasıl gerçekleştirildiğine dair çok aydınlatıcı örnekler ortaya konuyor. Reklamcılık ve Halkla İlişkiler disiplininin yeni yeni gelişmekte olduğu yıllarda, psikoloji disiplininin de yardımıyla kadın özgürlüğü ile belirli ürünlerin tüketimi arasında kurulan bağlar gerçekten de işe yaramıştır. Beklenen tüketim artışlarını sağlamıştır. Bu stratejiler bugün de kullanılmaya devam etmektedir. Ancak, bu araçsalcı stratejiler yardımıyla kurgusal olarak dizayn edilen sözde özgürlükler ya da sözde güçlülük imajı ile kadının gerçek anlamda güçlendirilmesi ihtiyacı arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor. Birinciyi öne sürerek kadınların güçlendirilmesinin mutlak bir gereklilik olduğu gerçeğini göz ardı edersek, işte o zaman insani ve İslami açıdan kayıptayız demektir. Çünkü daha önceki sorularınız bağlamında da vurgulamaya çalıştığım gibi, bugün bile kadınların kendi insani varoluşlarının gereğini yerine getirme, kendini gerçekleştirme bakımından engelleri var. Eğitime ve işe erişim, eşit ücret, işini muhafaza etmek, kararlara katılmak ve fikirleriyle kamuoyu oluşturmak bakımından dünyanın her yerinde engellerle karşılaşıyorlar. Güçlenmeleri gerekiyor ki bu engelleri aşabilsinler ve insanlık onuruna yaraşır bir hayatı kendileri ve çocukları için temin edebilsinler. Özetle diyebilirim ki, kapitalist dünyanın ve kapitalist medyanın sunduğu sahte, sözde özgürlüklere ve göstermelik güce karşılık, kadınların gerçek gücü ve direngenliği nasıl yakalayabilecekleri üzerine düşünmemiz lazım.
Annelik, tarih boyunca kadın kimliğinin merkezinde yer alan olmazsa olmaz bir deneyim olarak görüldü. Ancak modern toplumda bir yandan annelik ideali güçlü biçimde korunurken diğer yandan kariyer, bireysellik ve bilinçli çocuksuzluk gibi yeni tercihler de görünür hale geliyor. Sizce bu iki farklı söylem annelik deneyimini anlamamızı zorlaştırıyor mu? Günümüz toplumunda anneliği nasıl yeniden düşünmek gerekir?
Sorunuza yine bir soruyla cevap vermek isterim: Annelik kadın kimliğinin merkezinde yer alan "olmazsa olmaz" bir deneyim mi, yoksa bu kimliğin önemli ama bazen de "olmayabilen" kurucu bileşenlerinden mi? Bu soruyu soruyorum çünkü kadını sadece annelik üzerinden tanımlamanın kendisi bana biraz sorunlu geliyor. Kadının doğurganlığı onun varlığına içkindir, evet, ama onun tüm varlığını belirlemez. Kadın aynı zamanda bir sevgili, bir eş, bir üretici, sorgulayan bir beyin ve direnen bir ruhtur. Doğurgan olduğu dönem hayatının yalnızca bir dönemidir. Babalık erkek kimliğinin kendisine indirgenebileceği tek kimlik olmadığı gibi, annelik de kadın kimliğinin kendisine indirgenebileceği tek kimlik değildir. Burada sorunsallaştırmamız gereken husus, kadını anneliğine indirgeyen muhafazakâr yaklaşımlarla onu anneliğinden koparmaya çalışan modernist yaklaşımlar arasında tercih yapmaya zorlanmamızdır. Alman Nasyonal Sosyalizminin kadını 3K yani "Kinder, Küche, Kirche" sloganı uyarınca "çocuk, mutfak, kilise" ekseninde kalmaya zorladığını biliyoruz. Modern feminist yaklaşımlar ise özellikle radikal örneklerinde kadını erkeğe bağımlı kılan şeyin hamilelik ve doğum olduğuna inandıkları için gelişen teknolojinin sunacağı yapay rahimlerden medet umma noktasına gelmişlerdir. Ki, bugünkü teknoloji bunları gerçek olanaklar haline getirme yönünde işlemektedir. Bu iki seçenek de insani doğaya aykırı istikametler sunmaktadır, hem kadınlara hem de toplumlara. Feminizme karşı muhafazakârlığa, muhafazakârlığa karşı feminizme sığınmak kadın açısından aynı kısır döngü içinde kalmak anlamına geliyor. Aileye karşı kadını ya da kadına karşı aileyi savunmak da benzer bir kısıt yaratıyor. İndirgemeciliğin yarattığı sorunlar bunlar. Peşinden koşmamız gereken insani, İslami, tevhidî ve bütünsel seçenekler olmalı diye düşünüyorum. Ne kadını aileye feda eden, ne de onu ailenin dışına iten seçenekler. Ne kadını annelikten mahrum eden ne de onun kendini gerçekleştirmesinin önüne geçen seçenekler. Eşler arasındaki dayanışmayla ve geniş ailenin farklı kuşakları arasındaki dayanışmayla güçlenen kadınlar ve güçlenen aileler görmek istiyoruz. Bunun mümkün kılınması için neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Günümüzde anneliği bu eksen içinde düşünüyoruz.
Prof. Dr. Alev Erkilet kimdir?
1962 Ankara doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini TED Ankara Koleji'nde tamamladı. 1983'te Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirdi. Yüksek lisans (1985) ve doktorasını (1996) araştırma görevlisi olarak çalıştığı aynı bölümde tamamladı. Bu dönemde DPT'nin Özel İhtisas Komisyonlarında ve Aile Araştırma Kurumu için yapılan "Metropolde Kariyer Meslekleri ve Aile Yapısı Temelinde Yaşama Tarzları" başlıklı araştırmada görev aldı. 1997-2000 yılları arasında Kırıkkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde yardımcı doçent olarak çalıştı. 2006-2007'de İstanbul Büyükşehir Belediyesi BİMTAŞ'ın Tarihi Yarımada Koruma Amaçlı Kentsel Tasarım Projesi'nin sosyolojik araştırmalarını yürüttü. Aynı yıl ASAGEM için yapılan "Medya Profesyonellerinin ve Medyanın Aile Algısı" araştırmasında görev aldı. Şubat 2012'den sonra Kırklareli Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde, Sakarya Üniversitesi İletişim Tasarımı ve Medya Bölümü ile Şehir ve Bölge Planlama Bölümlerinde, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi ve İstinye Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde görev yapmıştır. Erkilet'in Ortadoğu'da Modernleşme ve İslami Hareketler, Ele Geçirilemeyen Toprak Kuzey Kafkasya, Eleştirellikten Uyuma, Toplumsal Yapı ve Değişme Kuramları, Mazlum Doğu'nun Mağrur Çocukları, Kenti Dinlemek: Kültürel Miras, Kentsel Ayrışma ve Yoksulluğa Dair Yazılar, İstanbul Halkının Dilencilik Olgusuna Bakış Açısı (İ. Coşkun ile birlikte), Magnetsiz Şehirler: Türkiye'de Kentlerin Dönüşümü (der.) (Yunus Çolak ile birlikte) olmak üzere sekiz kitabı, çeşitli kitap ve dergilerde yayınlanmış makaleleri vardır.